وَأُخْرَىٰ تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ ٱللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ ٱلْمُؤْمِنِينَ
Cümle eksiktir; bir kelime hazfedilmiştir. Tahliller: ve leküm uhrâ ("size bir şey daha var") ya da ve ticâratün uhrâ ("bir ticaret daha"). İkisi de aynı yere çıkar.
Ayet, bu ikinci karşılığı tanımlarken bir sıfat cümlesi ekliyor: تُحِبُّونَهَا — "sizin sevdiğiniz".
Yani metin, insanın neyi daha çok sevdiğini biliyor ve bunu açıkça kaydediyor. Bir insan, cenneti "sevdiğim şey" diye tarif etmez; uzaktır, tecrübe edilmemiştir, tasavvur edilerek istenir. Zafer ve fetih ise şimdiki zamana aittir, elle tutulur, hemen istenir.
| Sıra | Karşılık | Zaman | İnsanın ilgisi |
|---|---|---|---|
| 1 | Mağfiret, cennet, meskenler (61/12) | Âhiret | Uzak |
| 2 | Nusret ve yakın fetih (61/13) | Dünya | Sevilen (tuhibbûnehâ) |
Bu, Kur'an'ın dünyevî arzular karşısındaki tutumunu gösteren iyi bir örnektir: arzu yok sayılmıyor, bastırılmıyor, kınanmıyor. Yerine konuyor. Ve bu, arzuyu inkâr etmekten çok daha zor bir iştir; çünkü kaydedilmiş bir arzu, kaydedilmemiş olandan daha kolay yönetilir.
| Ayet | Fiil | Kim | Neye |
|---|---|---|---|
| 61/3 | مَقْتًا | Allah | Söyleyip yapmamaya (iğrenme) |
| 61/4 | يُحِبُّ | Allah | Saf tutup savaşanlara (sevgi) |
| 61/13 | تُحِبُّونَهَا | Siz | Nusret ve fethe (sevgi) |
Sûre önce Allah'ın neyden tiksindiğini, sonra neyi sevdiğini, sonunda da muhatabın neyi sevdiğini söylüyor. Üç cümle, iki taraflı bir ilişki tarif ediyor.
Kökün merkezinde şu var: kendi başına yetmeyene dışarıdan gelen. Yağmur, toprağın üretemediği şeydir; dışarıdan gelir ve toprağı kendi işini yapabilir hale getirir.
Bu kök anlamı, kelimenin ayetteki kaydını açıklıyor: نَصْرٌ مِّنَ ٱللَّهِ — "Allah'tan bir yardım". Kayıt gereksiz görünebilir; nusret zaten O'ndandır. Ama kökün mantığında kayıt yerindedir: yardım, tanımı gereği dışarıdan gelir ve kaynağı belirtilmelidir.
Ve bu kelime bir sonraki ayette أَنصَار olarak dönecek. Sûre, nusreti önce alınan (13) sonra verilen (14) olarak kuruyor.
Kök ف-ت-ح: açmak. Aynı kökten miftâh (anahtar), fettâh (açan — Allah'ın isimlerinden), ve fâtiha (açış).
Kelimenin "zafer" anlamı buradan gelir: bir şehrin kapılarının açılması. Yani fetih, kelimenin kendi mantığında bir yıkma değil, bir açılmadır.
Bakara 2/89 bölümünde bu kökün bir başka kalıbı işlenmişti: yestaftihûne — "fetih istemek", yani üstünlük ve zafer talep etmek. Orada kaydedilen şey şuydu: beklenen aslında peygamber değil, üstünlüktü; peygamber gelip üstünlük başkasına geçince beklenti anlamını yitirdi.
قَرِيب — "yakın". Vaade bir zaman kaydı konuyor. Ve bu kayıt, teklifin ticaret dilini tamamlıyor: bir alışverişte vade önemlidir. Uzak vadeli bir karşılık (cennet) ile yakın vadeli bir karşılık (fetih) birlikte sunuluyor.
Sûre boyunca hitap çoğuldu: yâ eyyühe'llezîne âmenû, tekūlûne, tü'minûne. Şimdi birden tekil emir geliyor: بَشِّرِ — "müjdele".
İşlevi şudur: teklif topluluğa yapıldı, ama müjdeyi iletme görevi bir kişiye veriliyor. Yani sûre, kapanışa doğru bir görev dağılımı kuruyor: topluluk ticareti yapacak, elçi müjdeyi taşıyacak.
Ve beşşir fiilinin kökü — Müddessir bölümünde çözümlendiği gibi ب-ش-ر, merkezi deri — altıncı ayetteki mübeşşiran ile aynı. Îsâ bir müjde vermişti; şimdi aynı fiil bu sûrenin muhatabına emrediliyor. Kök, sûrenin iki ucunda geri dönüyor.