إِنَّ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوْا۟ إِذَا مَسَّهُمْ طَٰٓئِفٌ مِّنَ ٱلشَّيْطَٰنِ تَذَكَّرُوا۟ فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ
İnne'llezîne'ttekav izâ messehüm tâifün mine'ş-şeytâni tezekkerû fe-izâ hüm mubsırûn · Ve ihvânühüm yemüddûnehüm fi'l-ğayyi sümme lâ yuksırûn · Ve izâ lem te'tihim bi-âyetin kālû lev le'ctebeytehâ, kul innemâ ettebiu mâ yûhâ ileyye min rabbî, hâzâ besâiru min rabbiküm ve hüden ve rahmetün li-kavmin yü'minûn
"Sakınanlara şeytandan bir vesvese dokunduğunda, hemen düşünüp hatırlarlar; bir de bakarsın görmektedirler. · Onların kardeşleri ise, onları azgınlığa sürüklerler ve hiç yakalarını bırakmazlar. · Onlara bir âyet getirmediğinde: 'Onu kendin derleyip toplasaydın ya' derler. De ki: 'Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım. Bu, Rabbinizden gelen basîretlerdir; inanan bir topluluk için yol gösterme ve rahmettir.'"
| Okuyuş | Metin | Anlam |
|---|---|---|
| 1 | Tâif | Çevresinde dolaşan — kişinin etrafında dolaşıp fırsat kollayan |
| 2 | Tayf | Uğrayıp geçen görüntü — uykuda ya da uyanıkken beliren şey |
İki okuyuş da nakledilir; tercih dayatmıyorum. İkisi de kelimenin ana resmiyle uyumludur: kalıcı değil, gelip geçen ya da çevrede dolaşan bir şey.
Ve resmin ölçüsü kaydedilmeye değer ve bunu bir gözlem olarak veriyorum: iki yüzüncü ayette nezğ (dürtme) vardı — kısa ve keskin bir temas. Yüz doksan dokuz ve iki yüz birinci ayetler arasında aynı olgu iki ayrı resimle veriliyor: biri dürtme, öteki çevrede dolaşma.
Dizim nüktesi kaydedilmelidir: izâ'l-fücâiyye (ansızınlık izâ'sı) kullanılmış. Yani görme, bir süreç sonunda değil, hatırlamanın hemen ardından geliyor.
| Ayet | İfade | Durum |
|---|---|---|
| 64 | Kânû kavmen amîn | Körlük |
| 179 | A'yünün lâ yubsırûne bihâ | Göz var, görme yok |
| 195 | E-lehüm a'yünün yubsırûne bihâ | Göz var mı? |
| 198 | Yenzurûne ileyke ve hüm lâ yubsırûn | Bakış var, görme yok |
| 201 | Fe-izâ hüm mubsırûn | Görme var |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı beş ayetin ortak köküdür (ب-ص-ر): sûre, görmeme hâlini dört kez tarif ettikten sonra, görmenin nasıl geldiğini bir kez söylüyor. Ve verilen yol tezekkürdür (düşünüp hatırlama), bir delil değil.
Ve iki yüz üçüncü ayette besâir kelimesi geliyor — aynı kökten: hâzâ besâiru min rabbiküm. Yani kök, sûrenin kapanışında altıncı kez ve bu kez kitabın adı olarak geçiyor.
ج-ب-ي kökü: bir şeyi toplayıp bir araya getirmek, seçip derlemek. Cebe'l-mâe — suyu havuzda topladı.
Ve itirazın ne olduğu kaydedilmelidir: karşı taraf, âyetin derlenebilir bir şey olduğunu varsayıyor.
Ve cevap tam bu varsayımı kaldırıyor: innemâ ettebiu mâ yûhâ ileyye min rabbî — "ben ancak vahyedilene uyarım".
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum ve dayanağı iki fiilin karşıtlığıdır: itirazda ictebâ (derleyip seçmek), cevapta ittebea (uymak). Biri seçme, öteki izleme bildiriyor.