يَٰبَنِىٓ ءَادَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ ٱلشَّيْطَٰنُ كَمَآ أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ ٱلْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَٰتِهِمَآ إِنَّهُۥ يَرَىٰكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُۥ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا ٱلشَّيَٰطِينَ أَوْلِيَآءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ
Yâ benî Âdeme lâ yeftinennekümü'ş-şeytânü kemâ ahrace ebeveyküm mine'l-cenneti yenziu anhümâ libâsehümâ li-yüriyehümâ sev'âtihimâ, innehû yerâküm hüve ve kabîlühû min haysü lâ teravnehüm, innâ cealne'ş-şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yü'minûn
"Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de fitneye düşürmesin. O ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık."
ن-ز-ع kökü: bir şeyi bulunduğu yerden çekip çıkarmak, sökmek. Kök Nâziât 79/1'de (ve'n-nâziâti ğarkā) ve Âl-i İmrân 3/26'da (ve tenziu'l-mülke) işlendi. Oraya dayanıyorum.
Muzârinin burada gelmesi, olayı gözler önünde sürüyormuş gibi anlatır. Arapçada buna hikâye-i hâl denir: geçmiş bir olay, şimdiki zaman kipiyle canlandırılır.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet, geçmişte olan bir olayı bugüne bakan bir uyarının içine koyuyor — ve fiil kipi de aynı işi yapıyor.
Ve fiilin nesnesi kaydedilmelidir: libâsehümâ. Yirmi ikinci ayette örtünün sonradan yapıldığı anlatılmıştı (yaprakla yamama); burada bir libâsın soyulduğu söyleniyor.
| Okuma | Libâs nedir |
|---|---|
| 1 | Fiilî bir örtü — üzerlerinde bulunan ve soyulan bir giysi |
| 2 | Sev'âtın görünmez olma hâli — yani "örtülülük", giysi olarak adlandırılıyor |
Kur'an bu konuda ayrıntı vermiyor. İkisi de nakledilir; tercih dayatmıyorum ve Kur'an'ın vermediği ayrıntıyı eklemiyorum.
Cümlenin kuruluşu kaydedilmelidir: aynı fiil (ر-أ-ي) iki kez, biri olumlu biri olumsuz, ve özneler yer değiştiriyor.
Ve bir zamir uyumsuzluğu var: innehû yerâküm (tekil) → lâ teravnehüm (çoğul). Bu, aradaki hüve ve kabîlühû ile açıklanır: tekil başlayan cümle, kabile eklendikten sonra çoğula geçiyor. Bu bir dizim verisidir.
قَبِيل — kök ق-ب-ل: karşı olmak, yönelmek. Kabîl, "bir araya gelip aynı yöne bakanlar" — kabile, topluluk.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı görme fiilinin tek yönlü oluşudur: ayet bir asimetri bildiriyor — bir taraf görüyor, öteki görmüyor. Ve otuzuncu ayet bu asimetrinin sonucunu söyleyecek: ve yahsebûne ennehüm mühtedûn — "doğru yolda olduklarını sanıyorlar." Görmemek, görmediğini bilmemekle birleşiyor.
| Ayet | Görme | Kim |
|---|---|---|
| 7/27 | Lâ teravnehüm | İnsan — göremediği |
| 7/179 | Lehüm a'yünün lâ yubsırûne bihâ | İnsan — görmediği |
| 7/198 | Ve terâhüm yenzurûne ileyke ve hüm lâ yubsırûn | Putlar — bakıp görmediği |
Üç ayet, üç ayrı görmeme. Birincisi bir imkânsızlık, ikincisi bir kullanmama, üçüncüsü bir yokluk. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve tablo metinden doğrulanabilirdir.
| Ayet | Cümle | Fâil |
|---|---|---|
| 7/27 | İnnâ cealne'ş-şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yü'minûn | Allah |
| 7/30 | İnnehümü'ttehazü'ş-şeyâtîne evliyâe min dûnillâh | İnsanlar |
Bu, kelâmî bir tartışmanın (kaza-kader, fiillerin yaratılması) alanına giren bir yerdir ve bu tefsirde kelâmî polemiğe girilmez (STYLE). Kaydettiğim yalnız şudur: metin iki cümleyi de kuruyor ve aralarındaki ilişkiyi çözmüyor. İki ayet üç ayet arayla duruyor ve okuyucuya birlikte veriliyor.
Ve şu dizim verisi kaydedilmelidir: yirmi yedinci ayette hüküm lillezîne lâ yü'minûn (inanmayanlar için) diye kayıtlıdır — yani genel değildir, bir vasfa bağlıdır. STYLE gereği bunun bir kimlik değil bir vasıf olduğunu kaydediyorum (Muhammed 47/12 bahsinde aynı kayıt düşülmüştü).