يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَىٰ نُصُبٍ يُوفِضُونَ · خَٰشِعَةً أَبْصَٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ۚ ذَٰلِكَ ٱلْيَوْمُ ٱلَّذِى كَانُوا۟ يُوعَدُونَ
Yevme yahrucûne mine'l-ecdâsi sirâan keennehüm ilâ nusubin yûfidûn · Hâşiaten ebsâruhum terhakuhum zilleh; zâlike'l-yevmü'llezî kânû yûadûn "O gün kabirlerden hızla çıkarlar; sanki dikili bir işarete koşuyorlarmış gibi. Gözleri düşkün, kendilerini bir zillet kaplamış halde. İşte bu, onlara vaat edilmiş olan gündür."
Arapçada kabir için birkaç kelime vardır: kabr, cedes, ramz, darîh. Cedes, kabrin çukur yönünü öne çıkarır.
Ve bu ayet, Kamer 54/7 ile şaşırtıcı derecede yakındır.
| Kamer 54/7 | Meâric 70/43-44 | |
|---|---|---|
| Gözler | خُشَّعًا أَبْصَٰرُهُمْ | خَٰشِعَةً أَبْصَٰرُهُمْ |
| Çıkış | يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ | يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ |
| Benzetme | كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ — yayılmış çekirgeler | كَأَنَّهُمْ إِلَىٰ نُصُبٍ يُوفِضُونَ — dikili bir işarete koşarcasına |
İki ayet de aynı üç öğeyi taşıyor: düşkün gözler, kabirlerden çıkış, ve bir benzetme. Değişen tek şey benzetmedir.
"Çekirge sürüsü ortak bir yöne gider. Yönü vardır, düzeni vardır; korkutucu olan kalabalığı ve yıkıcılığıdır. Kelebek sürüsünün yönü yoktur. Her biri başka yere gider. Kâria ikincisini seçmiş. Sûrenin vurgusu kalabalıkta değil, yön kaybında."
| Sûre | Benzetme | Yön |
|---|---|---|
| Kâria 101/4 | Savrulmuş kelebekler | Yönsüz — her biri başka yere |
| Kamer 54/7 | Yayılmış çekirgeler | Ortak yön — sürü halinde |
| Meâric 70/43 | Bir dikili işarete koşanlar | Yön var — ama yanlış |
Ve üçüncüsü en serttir, çünkü ilk ikisinde bir kayıp ya da bir kalabalık vardı; burada bir hedef var ve hedefin ne olduğu bir sonraki kelimede söyleniyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Üç ayetin lafızları doğrulanabilir verilerdir; Kâria bölümündeki iki taraflı karşılaştırma oradan alınmış ve üçüncü halka buraya eklenmiştir.
Kök: ن-ص-ب. Nasabe — dikmek, kurmak, ayağa kaldırmak. نُصُب — dikilen şey; ve Arapçada özellikle dikili taş, put, kurban kesilen taş.
"Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir." (Mâide 5/90 — ve'l-ensâb)
Ve: "Dikili taşlar üzerine boğazlanan [hayvanlar size haram kılındı]." (Mâide 5/3)
Yani nusub, cahiliye Arabistan'ında etrafında toplanılan, kurban kesilen, tavaf edilen dikili taştır.
| Okuyuş | Anlam | Görüntü |
|---|---|---|
| Put / dikili taş | Etrafında toplanılan tapınma nesnesi | İnsanlar putlarına koştukları gibi koşarlar |
| Hedef / bayrak / işaret direği | Yarışta varılacak nokta, dikilmiş sancak | İnsanlar bir hedefe koşar gibi koşarlar |
Sûre, inkâr edenleri kırk beş ayet önce Peygamber'in etrafında toplanmış olarak tarif etmişti: "sana doğru boyunlarını uzatarak, sağdan soldan öbek öbek."
İki sahne aynı bedensel hareketi paylaşıyor: toplanma ve koşma. Dünyada bir yere koşuyorlardı, o gün başka bir yere koşuyorlar — ve hareket aynı.
Ve bir ayrıntı: otuz altıncı ayetteki fiil مُهْطِعِينdi ve o kelime, Kamer 54/8'de "davetçiye koşarlar" diye kıyamet sahnesinde de kullanılıyordu. Yani kelime seçimi zaten iki sahneyi birbirine bağlıyordu.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bir ihtiyat kaydı düşüyorum: nusubun anlamı üzerinde ihtilaf vardır ve "hedef/bayrak" okuyuşu da geçerlidir. İki sahne arasındaki bağı ayetin kastettiğini iddia etmiyorum. Kaydettiğim şey, iki ayetin aynı beden hareketini tarif etmesidir.
Bir kıraat notu. Kelimenin نَصْب (nasb) biçiminde de okunduğu nakledilir; o okuyuşta anlam "dikilen şey" masdarına yaklaşır. Hangi okuyuşun hangi imama ait olduğunu kesin veremediğim için isim vermiyorum. Anlamda büyük bir fark doğurmuyor.
Dilciler îfâdı "hızlı ve telaşlı yürüyüş" diye tarif eder; içinde bir acele ve bir dağınıklık vardır.
Ve ayet zaten سِرَاعًا (hızla) kelimesini kullanmıştı. Yani hız iki kez bildiriliyor: bir hâl kelimesiyle, bir fiille.
سِرَاع — Kök: س-ر-ع. Serî' (hızlı) kelimesinin çoğulu. Kur'an'da serîu'l-hisâb (hesabı çabuk gören) terkibinde de geçer.
Kök: خ-ش-ع. Bu kök Bakara 2/45 bölümünde işlendi ve orada şu kaydedilmişti:
"Kök: yumuşamak, alçalmak, eğilmek. … Huşû, sertliğin kırılması, kabuğun yumuşaması, gelen şeyi içine alabilir hale gelmektir."
Ve delil olarak Fussilet 41/39 verilmişti: "Yeryüzünü kupkuru (hâşia) görürsün; üzerine su indirdiğimizde kıpırdar, kabarır."
Buraya eklenecek olan şudur: aynı kök iki farklı yerde iki zıt değerde geçiyor — biri bu sûrede, öteki Meâric'in paraleli olan Mü'minûn'da:
| Ayet | İfade | Kim | Değeri |
|---|---|---|---|
| Mü'minûn 23/2 | فِى صَلَاتِهِمْ خَٰشِعُونَ | Mü'minler — namazda | Övgü |
| Meâric 70/44 | خَٰشِعَةً أَبْصَٰرُهُمْ | İnkâr edenler — o gün | Yergi |
Ve fark şudur: Mü'minûn'daki huşû isteğe bağlıdır — kişi namazda eğilir. Meâric'teki huşû zorunludur — gözler o gün düşer.
Yani Kur'an'ın çizdiği tablo şudur: eğilme ya seçilir ya yaşanır. Kâria bölümünde tartı için, Tekâsür bölümünde görme için kaydedilen ölçü burada eğilme için işliyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. İki ayetin lafızları ve kök ortaklığı doğrulanabilir verilerdir.
Ve Ğâşiye 88/2 ile bağ: "O gün birtakım yüzler düşkündür" (vücûhün yevmeizin hâşia). Ğâşiye bölümünde bu ayet işlendi; orada düşkün olan yüzlerdi, burada gözler.
Gramer. Hâşiaten mansûbdur ve hâldir (43. ayetteki yahrucûnenin hali). مَرْفُوع okuyuş da nakledilir. İmam adı vermiyorum.
تَرْهَقُ — Kök: ر-ه-ق. Rehika — yetişip kaplamak, bürümek, üstüne çökmek. İrhâk — zorlamak, güç yetmeyeni yüklemek.
"[O gün birtakım yüzleri] bir karanlık bürür." (Abese 80/41 — terhekuhâ katera)
| Abese 80/41 | Meâric 70/44 | |
|---|---|---|
| Fiil | تَرْهَقُهَا | تَرْهَقُهُمْ |
| Kaplayan | قَتَرَة — karanlık, is | ذِلَّة — zillet |
| Kaplanan | Yüzler | Kişiler |
Ve fiilin seçimi anlamlıdır: rehika, dışarıdan gelip üstünü kaplayan bir şeyi bildirir. Yani zillet, kişinin içinden çıkan bir duygu değil; ona giydirilen bir şey.
Ve kökün ilginç bir yanı var: aynı kök hem olumsuz zilleti hem olumlu zelûlü (uysal, boyun eğmiş — özellikle binek hayvanı için) verir. "Yeri size boyun eğmiş kıldı" (Mülk 67/15 — zelûlâ).
Kırk ikinci ayet şöyle bitmişti: "…kendilerine vaat edilen günleriyle karşılaşıncaya kadar" (yevmehümü'llezî yûadûn).
| 70/42 | 70/44 | |
|---|---|---|
| İfade | يَوْمَهُمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ | ٱلْيَوْمُ ٱلَّذِى كَانُوا۟ يُوعَدُونَ |
| Fiil | Muzâri — vaat ediliyor | كَانَ + muzâri — vaat ediliyordu |
| Zaman | Şimdi — vaat sürüyor | Geçmiş — vaat kapandı |
| İşaret | yevme-hüm — onların günü | zâlike'l-yevm — işte o gün |
Kırk ikinci ayette vaat sürüyordu; kırk dördüncü ayette sürmüştü. Yani sûre, iki cümle arasında okuyucuyu vaadin gerçekleştiği tarafa geçiriyor.
Ve işaret zamiri de değişiyor: önce "onların günü", sonra "işte o gün." Uzak işaret, olayı gözle görülür hale getiriyor.
Soru ile cevap, sûrenin iki ucunda duruyor. Ve cevap, arada geçen kırk üç ayetin tamamı: azabın kaynağı, ölçünün farkı, sahnenin kendisi, teşhis, liste, ve son sahne.
Yani sûre soruyu tarih vererek değil, soruyu soranın o günü nasıl karşılayacağını göstererek cevaplıyor.