وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَىٰ آمَنَّا بِهِ ۖ فَمَن يُؤْمِن بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا
"Ve şu ki: Biz hidayeti duyduğumuzda ona inandık. Kim Rabbine inanırsa, artık ne eksiltilmekten korkar ne de bunaltılmaktan."
- Birinci yarı: tanıklık. "Biz duyduk, inandık." Geçmiş zaman, birinci çoğul, tekil bir olay.
- İkinci yarı: genel kural. "Kim inanırsa, korkmaz." Şart cümlesi, geniş zaman, herkes.
Yani cinler kendi tecrübelerini anlattıktan sonra, o tecrübeden bir ilke çıkarıyorlar. Bu, sûrenin ilk yarısında yalnız burada yapılıyor.
Nesne değişti. 1. ayette dinledikleri şey "acîb bir Kur'an"dı — yani bir metin. Burada duydukları şey el-hüdâ — hidayetin kendisi.
Bu, sûrenin başından buraya kadar cinlerin kat ettiği mesafeyi gösteriyor. Önce bir okuma duydular ve şaşırdılar. Sonra o okumanın rüşde ilettiğini gördüler (2). Şimdi geriye dönüp aynı şeyi adlandırırken, artık ürünüyle anıyorlar: duyduğumuz şey hidayetti.
Arapçada buna mecâz-ı mürsel denen bir adlandırma biçimi denebilir: bir şeyi neticesiyle anmak. Ama burada asıl mesele belâgat terimi değil, bilgi sürecidir: aynı şey, anlaşıldıkça farklı adlandırılıyor.
Ve fiil yine değişti: 1. ayette istemea (kulak vermek) vardı, burada semi'nâ (işittik). Kasıt fiilinden sonuç fiiline geçilmiş.
Şart cümlesi. Ve dikkat: iman edilecek merci "Allah" değil, "Rabbi" diye anılıyor — üstelik "Rabbimiz" değil, "onun Rabbi": bi-rabbihî.
Bu, Felak bölümünde kurulan tespiti hatırlatıyor. Orada, sığınmanın niçin "Allah" ismiyle değil "Rab" ismiyle kurulduğu ele alınmış ve şu söylenmişti: Rab, tasarruf sahibidir; sığınılan zât, korkulan alanın da sahibidir.
Burada aynı mantık, korku yerine güvence üretmek için çalışıyor: kişinin korkmamasının sebebi, kendisini terbiye eden ve işlerini elinde tutanla arasındaki bağdır.
Küçük ama önemli bir gramer notu: şartın cevabı olarak beklenen kip cezmdir (fe-lâ yehaf). Ayette fiil merfû gelmiştir (yehâfü) — çünkü cevap fâ ile başlayan bir isim cümlesi hükmündedir.
Bunun anlam üzerindeki etkisi şudur: korkmama, şartın sonucu olarak gerçekleşecek bir olay değil, ortaya çıkan bir haldir. "İnanırsa korkmayacak" değil, "inanan kişi — o zaten korkmaz."
Bir kıraat notu: bu fiilin farklı okunuşları nakledilir ve anlam bakımından yakın sonuç verirler. Ayrıntısında emin olmadığım için imam adı ve tasnif vermiyorum.
Kök ب-خ-س, Mutaffifîn'de ele alındı. Oradaki tespit: kökün anlamı bir şeyin değerini düşürerek almak, hakkını eksik vermektir; ve bahs ile tatfîf arasındaki fark şöyle kurulmuştu — bahs fiyatta, tatfîf miktarda yapılan eksiltmedir. Kur'an'daki en tanınmış kullanımı Yûsuf kıssasındadır: "Onu değersiz bir fiyata, sayılı birkaç dirheme sattılar" (Yûsuf 12/20 — semenin bahsin).
Burada kelime, karşılığın eksik verilmesi korkusu anlamındadır: yaptığının karşılığını tam alamamak.
Ve dikkat çekici olan şu: kelime ticarî bir kelimedir. Mutaffifîn bölümünde bu vurgulanmıştı — o sûre bir ticaret sûresidir: ölçek, terazi, alma, verme, eksiltme. Cin sûresi aynı kelimeyi âhiret karşılığı için kullanıyor.
Yani ayet şunu söylüyor: inanan kişi, kendi hesabında bir eksiltme yapılacağından korkmaz. Bu, Kur'an'ın başka yerlerde açıkça söylediği bir şeydir: "Zerre ağırlığınca hayır yapan onu görür" (Zilzâl 99/7). Ölçünün eksiksizliği, korkunun kalkma sebebidir.
| 72/6 | 72/13 | |
|---|---|---|
| Ne yapıldı | İnsanlar cinlere sığındı | İnsan Rabbine iman etti |
| Rahek | Arttı (fe-zâdûhüm rahekâ) | Korkulmaz oldu (ve lâ rahekâ) |
| Yön | Yanlış adrese sığınma | Doğru adrese iman |
Aynı kelime, yedi ayet arayla iki kez. Birincisinde yanlış yönelişin ürünü, ikincisinde doğru yönelişin kaldırdığı şey.
Ve bu denklem, hiçbir yerde açıkça formüle edilmiyor. Sadece aynı kelime iki yerde kullanılıyor ve okuyucunun bağı kurması bekleniyor. Bu, Kur'an'ın kısa sûrelerde çok sık başvurduğu bir yöntemdir; Beled, Bürûc, Ğâşiye bölümlerinde benzer örnekler kaydedilmişti.
- Bahs: hak ettiğini alamamak. Eksik verilme korkusu.
- Rahek: hak etmediğin bir yükün üstüne binmesi. Fazla yüklenme korkusu.
Ve bu, Kur'an'ın adalet tasavvurunun iki kanadıdır: kimseye hak ettiğinden az verilmez, kimseye taşıyamayacağı yüklenmez. İkinci ilke Kur'an'da açıkça ifade edilir: "Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez" (Bakara 2/286).
İman eden kişinin korkmadığı şey, işte bu iki yöndeki haksızlıktır. Korkmadığı şey azap değil — haksızlık.
Bunu ayrıca belirtmek gerekiyor, çünkü ayet çok kolay yanlış okunur. Cümle "inanan kişi hiçbir şeyden korkmaz" demiyor. İki belirli şeyi sayıyor ve ikisi de muameleye dair: eksik ölçülmek ve fazla yüklenmek. İmanın kaldırdığı korku, karşılığın adaletsiz olması korkusudur.