لَآ أُقْسِمُ بِيَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ
Bu kalıp Beled sûresi bölümünde ayrıntılı olarak ele alındı ve dört görüş tablo halinde verildi: lâ'nın zâid (pekiştirici) olması, önceki bir söze red olması, yeminin büyütülmesi ("yemine gerek yok, o kadar açık"), ve elâ'nın kısalmış hali olması. Orada kaydedilen sonuç şuydu: görüşlerin hiçbiri kesin değildir, tartışma klasik dönemden beri kapanmamıştır, ve çeviriye yansıyan sonuç ("yemin ederim") her okumada aynıdır.
Arapçada ikinci yemin için lâ'yı tekrarlamak zorunlu değildi; ve bi'n-nefsi'l-levvâme denebilirdi. Tekrarlanması, iki yeminin birbirine indirgenmediğini gösteriyor: bunlar tek bir yeminin iki öğesi değil, iki ayrı yemin.
Ve bu ayrım, ikinci ayetin ne yaptığını anlamak için gerekli. Sûre iki şeye ayrı ayrı yemin ediyor — biri gelecekte, dışarıda; biri şimdi, içeride.
Beled'deki tartışmanın bu sûre için özel bir tarafı daha var. Dört görüşten ikincisi — lâ'nın önceki bir söze red olması — Beled'de zayıf bulunmuştu, çünkü Beled bir tartışmanın ortasında başlamıyordu. Kıyâme'de durum farklıdır: sûre üçüncü ayette doğrudan bir itirazı alıntılıyor ("kemiklerini toplayamayız mı sanıyor?"), ve altıncı ayette bir soruyu ("o gün ne zamanmış?"). Yani burada gerçekten reddedilecek bir söz var ve metinde görünüyor.
Bu, ikinci görüşü bu sûre için Beled'dekinden daha güçlü kılar. Bir tercih olarak değil, bir kayıt olarak yazıyorum; tartışma yine de kapanmıyor.
Kök: ي-و-م. Arapçada yevm, yalnızca yirmi dört saatlik dilim değildir; bir işin sürdüğü zaman aralığı anlamına da gelir. Araplar bir savaşa yevmü Bedr, yevmü Zî Kār derler; kastedilen o çarpışmanın süresidir, takvimdeki bir gün değil.
Bu genişlik, Kur'an'ın "gün" tabirlerini okurken hatırlanması gereken bir dil verisidir. Kelimenin kendisi bir süre ölçüsü dayatmaz.
- Fâtiha 1/6 — müstakîm: yolun sıfatı; hem eğrisizlik hem dik duruş.
- Bakara 2/3 — ikāme: namazı ayakta tutmak; kökün kuldaki fiili.
- Tîn 95/4 — takvîm: doğrultma, biçim verme; tef'îl kalıbında ettirgenlik ve yoğunluk.
- Beyyine 98/3, 5 — kayyime: hem kendisi doğru olan hem başkasını doğrultan.
- Tekvîr 81/28 — yestakîm: yolun sıfatı olan şeyin kişinin fiiline dönüşmesi.
Buraya eklenecek olan, kelimenin bu sûrede bir olay adı olmasıdır. Yukarıdaki beş kullanımda kök ya bir yolu, ya bir dini, ya bir kulun fiilini niteliyordu. Burada bir günü adlandırıyor — ve adlandırırken o günde ne olduğunu söylüyor: kalkılacak.
يَوْمَ يَقُومُ ٱلنَّاسُ لِرَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ — "O gün ki insanlar âlemlerin Rabbi için ayağa kalkarlar." (Mutaffifîn 83/6)
Orada kaydedilen tespit şuydu: fiil muzaridir, yani kalkıp oturmak değil ayakta durmak — beklemek. Ve kıyâmet kelimesinin bu kökten gelmesi, günün adının "kalkış" olduğunu gösteriyor.
| Yüz | Görüntü | Kökteki karşılığı |
|---|---|---|
| Yatan kalkar | Ölüler kabirden doğrulur | kāme — ayağa kalkmak |
| Kalkan bekler | Huzurda ayakta durulur | kıyâm — ayakta durma hali |
Ve bir gözlem, kendi okumam olarak: aynı kök, Kur'an'da Allah'ın adlarından birini de verir — ٱلْقَيُّوم (Bakara 2/255): kendisi ayakta duran ve her şeyi ayakta tutan. Yani ayakta durmanın mutlak hali O'na, kalkışın olay hali insana ait. Kalkan kalkacak, ama kalkışın kendisi de ayakta tutulan bir şey. Bu bağı kökün ortaklığından çıkarıyorum; kök ortaklığı dil verisidir, aradaki kavramsal ilişki benim okumamdır.
Bir yemin, muhatabın kabul ettiği bir şey üzerine edilir. Burada ise yemin edilen şey, muhatabın tam olarak reddettiği şeydir.
Bu, kalıbın tuhaflığını artırıyor ve Beled bölümündeki tartışmayla birleşiyor. Eğer lâ uksimu, "buna yemin etmeye gerek yok, kendisi apaçık" demekse, cümle şunu söylüyor olur: o gün, üzerine yemin edilerek desteklenecek bir şey değil; kendisi delil olacak kadar açık.
Ve sûrenin geri kalanı bunu yapıyor: kıyameti bir haber olarak savunmuyor, insanın kendi yapısından çıkarıyor. Yeminin ikinci öğesi tam bu yüzden geliyor.