مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا · وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَٰلُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا
Müttekiîne fîhâ ale'l-erâik, lâ yeravne fîhâ şemsen ve lâ zemherîrâ · Ve dâniyeten aleyhim zılâlühâ ve zülliet kutûfühâ tezlîlâ "Orada koltuklara yaslanmışlardır; ne yakıcı bir güneş görürler ne de dondurucu bir soğuk. Gölgeleri üzerlerine yaklaşmıştır ve meyveleri toplanmaya boyun eğdirilmiştir."
Kök: و-ك-أ. VIII. bab: ٱتَّكَأَ — bir şeye dayanmak, yaslanmak, ağırlığını bir yere bırakmak. Aynı kökten müttekâ — dayanak, yaslanılacak yer.
Kelimenin bildirdiği şey bir duruş değil, bir güvenlik hâlidir. Yaslanan kişi, bir yere gitmeyi düşünmeyen kişidir; ağırlığını bırakmıştır. O dünyada ayakta ya da çömelerek yemek yolcunun ve acelesi olanın hâliydi; yaslanarak yemek, evinde olanın hâli.
Tekili: أَرِيكَة. Kök: أ-ر-ك. Bu kelime Mutaffifîn 83/23 bahsinde işlendi. Oradaki tespiti özetliyorum: erîke, üzerine perde ya da örtü gerilmiş, cibinlikli/gölgelikli bir sedirdir — sıradan bir minder değil, korunaklı ve süslü bir oturma yeri. Kelimenin erâk ağacıyla ilişkilendirildiği de kaydedilir ama bu türetme kesin değildir. Kur'an'da kelime yalnızca cennet tasvirlerinde geçer.
Orada şu kaydedilmişti: Kur'an bu nesneyi başka yerlerde مُتَّكِئِين (yaslanmış) fiiliyle anar; Mutaffifîn 83/23 ise onun yerine يَنظُرُون (bakarlar) koyar, çünkü o sûrenin bütün meselesi görmedir. Ve örnek olarak tam da bu ayet — İnsân 76/13 — anılmıştı.
| Mutaffifîn 83/23 | İnsân 76/13 | |
|---|---|---|
| Nesne | ale'l-erâik | ale'l-erâik |
| Fiil | يَنظُرُونَ — bakarlar | مُتَّكِئِينَ — yaslanmışlar |
| Sûrenin meselesi | Kim kime bakıyor | Kimin neye dayandığı |
Mutaffifîn'de ebrâr bakıyor, çünkü o sûre alay eden bakışların sûresidir. İnsân'da ebrâr yaslanıyor, çünkü bu sûre kendini tutmuş, yorulmuş, veren insanların sûresidir. Yorulanın ödülü dayanacak bir yerdir.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; iki ayetteki fiil farkı ve Mutaffifîn bölümünde kurulan gerekçe ise metindedir.
زَمْهَرِير — dört harfli bir kök (ز-م-ه-ر) ve Kur'an'da yalnızca burada geçer. Anlamı: şiddetli soğuk, dondurucu ayaz.
Ayetin kurduğu çift, o dünyanın iklimidir. Çölde günün iki düşmanı vardır ve ikisi aynı gün içinde gelir: gündüzün yakıcı güneşi, gecenin dondurucu soğuğu. Sıcaklık farkı çölde günün en zorlu gerçeğidir.
Ayet cenneti tarif ederken bir şey eklemiyor, iki şey çıkarıyor. Ve çıkardığı iki şey, muhatabın hayatında birbirinin panzehiri sayılan iki şeydir: güneşten gölgeye kaçarsınız, soğuktan ateşe. Ayet ikisini birden kaldırıyor — yani kaçılacak bir şey bırakmıyor.
Bir fiil nüktesi: ayet "hissetmezler" demiyor, "görmezler" (lâ yeravne) diyor. Soğuk görülmez. Arapçada ra'â fiilinin "karşılaşmak, başına gelmek" anlamında kullanılması yaygındır ve burada o anlamdadır. Ama kelime seçimi bir şey yapıyor: iki uç, hissedilen bir şey olmaktan çıkıp görülmeyen bir şey haline geliyor. Ortada bulunmuyorlar.
Kök: د-ن-و. Ve bu kök Bakara 2/4 ve 2/61 bahislerinde işlendi. Oradaki tespit şuydu: kök yakın olmak ve aşağı olmak anlamlarını birlikte taşır; aynı kökten دُنْيَا gelir — bu hayatın adı "yakın olan"dır. Ve dil bir hüküm veriyordu: yakın olan ile aşağı olan aynı kelimeyle anılıyor.
Dâniyeten — gölgeler onlara yaklaşmış. Bakara'da yakınlık bir kusurdu (elle tutulur olanı tercih etmek); burada yakınlık bir ikramdır (gölgenin ulaşılır olması).
Çelişki yok, çünkü yakınlığın konusu değişiyor. Bakara'da yakın olan tercih edilen şeydi — insan, uzaktakini bırakıp yakındakini seçiyordu. Burada yakın olan verilen şeydir; kimse bir tercih yapmıyor.
ظِلَال — gölgeler. Kök ظ-ل-ل: gölge, gölgelenmek. Çöl ikliminde gölge bir konfor değil, hayatta kalma şartıdır. Kur'an cenneti anlatırken gölgeyi sık anar ve bunun sebebi tam olarak budur — muhatabın en çok aradığı şey.
- ذَلِيل (zelîl) — alçaltılmış, horlanmış.
- ذُلّ (zull) — alçalma, boyun eğme.
- ذَلُول (zelûl) — eğitilmiş, boyunduruğa alışmış hayvan. Uysal binek.
Ve bu son türev, Bakara sûresinin sığır kıssasında geçer. Bakara 2/67-71 bahsinde işlenen o kıssada, sorularla daraltılan tarifin bir maddesi şuydu: لَّا ذَلُولٌ تُثِيرُ ٱلْأَرْضَ — "boyunduruğa koşulmamış, tarla sürmemiş" bir sığır.
| Bakara 2/71 | İnsân 76/14 | |
|---|---|---|
| Kelime | لَّا ذَلُولٌ — boyun eğmemiş | ذُلِّلَتْ — boyun eğdirilmiş |
| Neye | Sığır — insana | Meyve — insana |
| İşlev | Aranan kusursuzluk şartı | Verilen kolaylık |
Ayetteki fiil edilgen ve tef'îl babındandır: zülliet — "boyun eğdirildi", ve kalıp yoğunluk bildirir. Ardından mef'ûl-i mutlak geliyor: tezlîlâ — pekiştirme.
Kelimenin seçtiği görüntü şu: meyve dalda yüksekte durmaz; kişiye doğru iner. Ve seçilen kelime "kolaylaştırıldı" (yüssiret) değil, "boyun eğdirildi" (zülliet). Yani ortada bir uysallaştırma var — meyvenin direnci kaldırılmış.
Ve bu, on üçüncü ayetle birlikte tek bir fikir kuruyor. Yaslanan bir insanın uzanamayacağı yer, gölgenin ve meyvenin geldiği yerdir. Ayetler, ebrârın hareket etmek zorunda olmadığı bir yeri tarif ediyor.
Bunun karşıtı sûrenin başında duruyordu: sekizinci ayette bu insanlar, kendi sevdikleri yemeği başkasına taşıyorlardı. Veren el, artık uzanmıyor bile.