وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَّنثُورًا · وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا
Ve yetûfü aleyhim vildânün muhalledûn, izâ raeytehüm hasibtehüm lü'lüen mensûrâ · Ve izâ raeyte semme raeyte naîmen ve mülken kebîrâ "Etraflarında ölümsüz kılınmış gençler dolaşır; onları gördüğünde saçılmış inciler sanırsın. Oraya baktığında bir nimet ve büyük bir mülk görürsün."
On beşinci ayette yutâfü (dolaştırılır) meçhuldü. Burada aynı kök etken geliyor: yetûfü — dolaşır. Ve özne veriliyor.
وِلْدَان — tekili وَلِيد: yeni doğmuş, çocuk, genç. Kök: و-ل-د — doğurmak, doğmak. Bu kök Beled 90/3 bahsinde ele alındı.
مُّخَلَّدُون — Kök: خ-ل-د. Uzun süre kalmak, sürekli olmak. Aynı kökten hulûd (süreklilik), hâlid (kalıcı), huld (süreklilik hali).
| Görüş | İzah |
|---|---|
| Ölümsüz kılınmış | Kalıcıdırlar, ölmezler |
| Yaşları değişmeyen | Bir hâl üzere sabit tutulmuşlardır; yaşlanmazlar |
| Küpe takılmış | Arapçada hulde / halede kelimesinin "küpe, bilezik" anlamında kullanıldığı nakledilir; buna göre "süslenmiş" demek olur |
Üçü de kaynaklarda zikredilir. Bir tercih bildirmiyorum ve şunu açıkça yazıyorum: bu kelimenin kimleri gösterdiği ve bu varlıkların mahiyeti hakkında metin başka bir şey söylemiyor.
Kur'an bu konuda ayrıntı vermiyor; ben de vermiyorum. Klasik kaynaklarda bu varlıklar hakkında ileri sürülen çeşitli izahlar vardır ve bunların bir kısmı metinde dayanağı olmayan tafsilatlardır. Emin olmadığım için nakletmiyorum.
Metnin söylediği şu kadardır: etraflarında dolaşan, hâli sabit kılınmış gençler var, ve görüntüleri bir benzetmeyle veriliyor.
لُؤْلُؤ — inci. O dünyada Basra Körfezi'nin en değerli ihraç malıydı; Arap ticaretinin bildiği bir maddedir.
مَّنثُور — Kök: ن-ث-ر. Saçmak, dağıtmak, serpmek. Nesr — saçma; ve Arapçada düzyazıya nesir denmesi de buradandır: ölçüye dizilmemiş, serbest bırakılmış söz.
1. Parlaklık — incinin rengi ve ışığı. 2. Dağınıklık — mensûr, dizilmemiş demektir. Dizili inci (manzûm) bir sırada durur; saçılmış inci her yerdedir.
İkincisi burada asıl olandır, çünkü fiil "dolaşırlar"dır. Sabit durmayan, ortalıkta hareket eden bir çokluk tarif ediliyor.
Kâria sûresinde insanlar için şu benzetme yapılır: كَٱلْفَرَاشِ ٱلْمَبْثُوثِ — "saçılmış kelebekler/pervaneler gibi" (Kāria 101/4). Ğâşiye'de ise cennet minderleri için: وَزَرَابِىُّ مَبْثُوثَةٌ — "serilmiş yaygılar" (Ğâşiye 88/16).
Bir kayıt: mensûr (ن-ث-ر) ile mebsûs (ب-ث-ث) ayrı köklerdir; ikisi de "saçılmak" anlamına gelir ama aynı kelime değildir. Aralarında iştikak bağı kurmuyorum.
Kurduğum bağ anlam düzeyindedir: aynı görüntü — dağılmış çokluk — Kâria'da dehşet, Ğâşiye ve İnsân'da güzelliktir. Ve bu, İnşikâk bölümünde ش-ق-ق kökü için kaydedilen ilkenin bir başka örneğidir: hareket tek başına bir hüküm taşımaz; hükmü belirleyen, hareketin neyi konu edindiğidir. Saçılan kelebekse dehşet, inciyse güzelliktir.
Hitap birden ikinci tekile geçiyor: raeytehüm (onları gördüğünde), hasibtehüm (sanırsın), raeyte (görürsün).
Bu, Hümeze ve Mutaffifîn bölümlerinde ele alınan iltifattır (hitabın yön değiştirmesi). On dokuz ayet boyunca üçüncü şahısla anlatılan sahneye, okuyucu doğrudan çağrılıyor.
Ve izâ raeyte — "ve gördüğünde…" Neyi? Söylenmiyor. Cümlenin cevabı geldiğinde nesne yine belirsiz: raeyte naîmen ve mülken kebîrâ — "bir nimet ve büyük bir mülk görürsün."
İnşikâk bölümünde, cevabı verilmeyen izâ cümleleri için şu kaydedilmişti: cevabın söylenmemesi, cevabın olmadığı anlamına gelmez; söylenmeye değmediği ya da söylenemeyeceği anlamına gelir. Burada eksik olan cevap değil nesnedir, ama işlev aynıdır: bakılacak şey tayin edilmiyor, çünkü nereye bakılırsa aynı şey görülüyor.
ثَمَّ — ve bu kelimeye dikkat etmek gerekiyor: ثُمَّ (sümme, "sonra") değil, ثَمَّ (semme) — "orada" anlamında mekân zarfı. İki kelime yazımda birbirine çok yakındır ve karıştırılır.
Kök: م-ل-ك. Sahip olmak, elinde tutmak, hükmetmek. Aynı kökten melik (hükümdar), mülk (mülkiyet, hükümranlık), memlûk, melekût.
Sekizinci ayette bu insanlar, kendi yemeklerini bir yoksula, bir yetime ve bir esire veriyorlardı. Esir, mülkiyetin konusu olan kişidir — sahibi olan insan.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; iki ayetin kelimeleri ise metindedir. Ayet mülkün ne olduğunu açıklamıyor ve ben de bir tafsilat eklemiyorum.