إِنَّ ٱلْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا · عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ ٱللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا
İnne'l-ebrâra yeşrabûne min ke'sin kâne mizâcühâ kâfûrâ · Aynen yeşrabü bihâ ibâdüllâhi yüfeccirûnehâ tefcîrâ "İyiler, katkısı kâfûr olan bir kadehten içerler; bir pınardır ki Allah'ın kulları ondan içer, onu fışkırta fışkırta akıtırlar."
Kök: ب-ر-ر. Bu kök Bakara 2/44 bahsinde işlendi ve İnfitâr 82/13'te bu kelimeye tatbik edildi. Oradaki tespitleri özetliyorum: kökün asıl anlamı genişliktir — aynı kökten berr, denizin karşısındaki geniş kara gelir; buna göre ebrâr, "geniş olanlar"dır ve iyilik bir davranış listesi değil, bir alan genişliği olarak adlandırılmaktadır. Cimrilik daraltır, iyilik genişletir.
İnfitâr bölümünde ayrıca kaydedilmişti: ebrâr ve füccâr isim değil sıfat çoğullarıdır; kimlik değil vasıf bildirirler, ve kim o vasfı taşıyorsa ona dahildir.
Mutaffifîn bölümünde ise bir mertebe kaydı düşülmüştü: o sûrede ebrâr ile mukarrebûn arasında bir derece farkı kuruluyor ve aynı su iki gruba iki farklı biçimde ulaşıyordu (birine karışım olarak, diğerine saf olarak). Bu sûrede öyle bir ikinci kategori yok. Burada ebrâr tek gruptur ve sûrenin bütün ödül tasviri onlara aittir.
| Sûre | Cümle | Yapı |
|---|---|---|
| İnfitâr 82/13 | İnne'l-ebrâra لَفِى نَعِيمٍ | İsim cümlesi |
| Mutaffifîn 83/22 | İnne'l-ebrâra لَفِى نَعِيمٍ | İsim cümlesi |
| İnsân 76/5 | İnne'l-ebrâra يَشْرَبُونَ | Fiil cümlesi |
İnfitâr bölümünde şu kaydedilmişti: lefî harfi "içinde olma" bildirir ve isim cümlesi sabitlik bildirir — ebrâr nimete kavuşmuyor, nimetin içinde bulunuyor.
İnsân aynı cümleyi alıp haberini fiile çeviriyor. İki sûre bir hal bildiriyor; bu sûre bir iş bildiriyor. Ve seçilen iş, ebrârın yaptığı en sıradan şeydir: içmek.
Bu tesadüf değil, çünkü sûrenin bütün ödül tasviri fiillerle kurulacak: içerler (5), fışkırtırlar (6), yaslanmışlardır (13), etraflarında dolaştırılır (15), içirilirler (17), süslenirler (21). Diğer iki sûre bir tabloyu gösteriyor; bu sûre bir günü anlatıyor.
Kök: ك-أ-س. Dilcilerin naklettiği ayrım şudur: ke's, içinde içecek bulunan kadehtir; boş kadehe ke's denmez, ona başka adlar verilir (kadeh gibi).
Bu ayrım Kur'an'daki kullanımla uyuşuyor: kelime metinde daima dolu olarak geçer ve daima bir içecekle birlikte anılır. Yani "kadeh" kelimesinin kendisi, içindekini de söylüyor.
Ayette مِن harfi var: min ke'sin — "bir kadehten". Teb'îz (bir kısmından) bildiriyor. İçilen, kadehin kendisi değil, ondan bir miktar; ve bu, içmenin bir kerelik olmadığını sezdiriyor.
Kök: م-ز-ج. Bu kelime Mutaffifîn 83/27 bahsinde işlendi ve oradaki tespit şuydu: mizâc, eksiltici değil artırıcı bir katkıdır; değerli bir şeyin eklenmesidir, tortudan arındırma değildir. Kelime Kur'an'da üç yerde geçer ve üçü de cennet içeceğinin katkısıdır — ikisi bu sûrededir (76/5 kâfûr, 76/17 zencefil), biri Mutaffifîn'dedir (tesnîm).
Türkçedeki "mizaç" (huy) kelimesi de bu köktendir: bedendeki unsurların karışımı fikrinden gelir. Bu bağ orada kaydedildi; tekrarlamıyorum.
Buraya özgü olan şu: bu sûre, mizâc kelimesini kullanan üç ayetin ikisini barındırıyor. Yani sûre aynı yapıyı iki kez kuruyor: bir kadeh + bir katkı (5), sonra yine bir kadeh + bir katkı (17). Ve iki katkı birbirinin zıddıdır. Buna on yedinci ayette dönülecek.
Kâfûr, o dünyada bilinen bir maddedir: beyaz, uçucu, keskin kokulu, serinletici bir reçine. Hint ve Güneydoğu Asya kaynaklı bir ticaret malıydı ve Arap yarımadasına ithal ediliyordu.
| Görüş | İzah | Zayıf tarafı |
|---|---|---|
| Bilinen madde | Muhatabın tanıdığı kâfûrdur; içeceğe serinlik ve koku veren katkı | Cennet içeceğinin dünya maddesiyle aynı olması gerekmez — ama bu itiraz bütün tasvirler için geçerlidir ve aşağıda ele alınıyor |
| Bir pınarın adı | Cennette Kâfûr adlı bir pınardır; altıncı ayet zaten bir pınardan söz ediyor | Ayet "adı Kâfûr'dur" demiyor; 18. ayette pınar adı verilirken tüsemmâ (adlandırılır) fiili açıkça kullanılıyor, burada kullanılmıyor |
İkinci görüşün en güçlü tarafı, altıncı ayetin hemen ardından pınardan söz etmesidir. Birinci görüşün en güçlü tarafı ise on sekizinci ayetin tüsemmâ fiilini kullanmasıdır: sûre bir şeye ad verdiğinde bunu söylüyor, burada söylemiyor.
Üçüncü ayet كَفُورًا ile bitti. Beşinci ayet كَافُورًا ile bitiyor. İki kelime arasında tek harflik bir görünür fark var.
Dilcilerin bir kısmı kâfûru ك-ف-ر kökünden sayar ve gerekçe olarak kâfûr ağacının meyvesinin bir kılıfla örtülü olmasını gösterir. Bu izahı naklediyorum ama kesin bir iştikak verisi olarak sunmuyorum; kelimenin Arapçaya dışarıdan girmiş olması da ihtimal dahilindedir ve bu durumda kök benzerliği görünüşte kalır.
Dolayısıyla iki kelime arasında bir anlam bağı kurmuyorum. Kaydettiğim şey yalnızca sesin kendisidir: sûrenin üçüncü ayeti "örten" ile, beşinci ayeti "kâfûr" ile bitiyor ve kulak ikisini birbirine yakın duyuyor. A'lâ bölümünde de benzer bir durumda aynı kayıt düşülmüştü: ses benzerliğinden anlam çıkarılmaz.
Altıncı ayetin ilk dört kelimesi, Mutaffifîn'in yirmi sekizinci ayetiyle birebir aynıdır. Sadece özne değişiyor:
| İnsân 76/6 | Mutaffifîn 83/28 | |
|---|---|---|
| İfade | aynen yeşrabü bihâ | aynen yeşrabü bihâ |
| Özne | عِبَادُ ٱللَّهِ | ٱلْمُقَرَّبُونَ |
| Devamı | yüfeccirûnehâ tefcîrâ | — |
- عَيْنًا'nın mansûb olma sebebi (bedel, medih üzere nasb, temyiz ya da hâl — dördü de savunulur, anlam farkı küçüktür).
- يَشْرَبُ بِهَا'daki بِ harfinin niçin min yerine geldiği (harflerin birbirinin yerine kullanılması; ya da fiilin "kanmak" anlamını yüklenip onun harfini alması).
Orada ayrıca عَيْن kelimesinin Arapçadaki çok anlamlılığı (göz, pınar, bir şeyin aslı, casus) ve hepsinin "kaynak" fikrinde birleşmesi kaydedildi.
Beşinci ayet ٱلْأَبْرَار diyordu. Altıncı ayet aynı kişilere عِبَادُ ٱللَّهِ diyor. Bir ayet arayla iki ad.
Ebrâr bir vasıf adıdır: geniş olanlar, iyilik edenler. Kişinin yaptığına bakar. İbâdullâh ise bir aidiyet adıdır: kimin olduğuna bakar.
Ve sûre bu iki adı üst üste koyarak bir denklem kuruyor: iyilik edenler, Allah'ın kullarıdır. İkisi ayrı iki grup değil, aynı grubun iki tarafıdır.
Bu, sûrenin ilerisinde kurulacak olan şeyle uyumlu: dokuzuncu ayette bu insanlar verirken li-vechillâh (Allah'ın yüzü için) diyecekler. Yani yaptıkları işi kendilerine değil, kime ait olduklarına bağlıyorlar. Altıncı ayetteki ad, dokuzuncu ayetteki sözü hazırlıyor.
Kök: ف-ج-ر. Bu kök bu tefsirde birkaç kez işlendi — Şems, Fecr ve İnfitâr bölümlerinde. Oradaki tespitleri özetliyorum: kökün somut anlamı yarmak, yarıp akıtmak, patlatarak fışkırtmaktır; fecr (gecenin yarılıp ışığın fışkırdığı an) ve fücûr aynı köktendir; ve fücûr bir eksiklik değil bir taşmadır — kişiyi tutan sınırın yırtılması, kabına sığmayan suyun seti yıkması.
Yani Kur'an'ın fücûr diye kınadığı hareketin tam kendisi — bir şeyi yarıp taşırmak — burada iyilerin cennette yaptığı iş olarak anlatılıyor.
Fâcir, kendisini tutan sınırı yarar; ebrâr, önündeki pınarı yarar. Birinci durumda yarılan şey kişinin kendi sınırıdır, ikincisinde dışarıdaki bir kaynak. Hareket aynı, nesnesi zıt.
Bu tam olarak İnşikâk bölümünde ش-ق-ق kökü için kaydedilen ilkedir: "kök tek başına yıkım bildirmez; yarılmanın ne olduğu, yarılan şeyin ne bıraktığına bağlıdır." Orada aynı fiil hem göğün parçalanmasını hem toprağın rızık için yarılmasını adlandırıyordu.
تَفْجِيرًا — mef'ûl-i mutlak. İnşikâk 84/6'daki kedhan için kaydedildiği gibi bu yapı fiili pekiştirir ya da türünü bildirir. Türkçede karşılığı ikilemedir: "fışkırta fışkırta".
| Ayet | Fiil | Kim yapıyor |
|---|---|---|
| 5 | yeşrabûne — içerler | Ebrâr |
| 6 | yeşrabü / yüfeccirûne — içer / fışkırtır | Ebrâr |
| 13 | müttekiîne — yaslanmış | (Durum) |
| 14 | zülliet — boyun eğdirildi | Onlara |
| 15 | yütâfü aleyhim — dolaştırılır | Onlara |
| 17 | yüskavne — içirilirler | Onlara |
| 19 | yetûfü aleyhim — dolaşır | Onlara |
| 21 | hullû — süslendirildiler | Onlara |
| 21 | sekāhüm — içirdi | Rableri |
Tabloda bir hareket var: ebrâr önce kendisi açıyor ve içiyor; sonra her şey ona yapılıyor; en sonda içiren, adı verilen tek özne oluyor — Rableri.
Mutaffifîn bölümünde yüskavne fiilinin meçhul oluşu üzerine şu kaydedilmişti: "kendileri almıyor, kendilerine veriliyor." O tespit burada da geçerli; ama bu sûre tabloya iki uç ekliyor: en başta ebrârın kendi eli, en sonda Rabbin eli.