ٱنطَلِقُوٓاْ إِلَىٰ مَا كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ
Sûre burada anlatımdan hitaba geçiyor. Yirmi sekiz ayet boyunca üçüncü şahısla konuşulmuştu (el-mükezzibîn, el-mücrimîn); şimdi doğrudan seslenme var: "yürüyün".
- طَلَاق — nikâh bağının çözülmesi. Türkçedeki "talak".
- طَلِيق — serbest bırakılmış, salıverilmiş kişi.
- طَلْق — kolay, engelsiz; vech tal'k — açık yüz.
- ٱنْطَلَقَ (infi'âl babı) — yola koyuldu, çözülüp gitti, hareket etti.
Kelimenin kökündeki incelik burada. İntalik, "git" demenin nötr bir yolu değildir. Kökü serbest bırakılma bildirir: bağı çözülen şey gider.
Bu, ayetin en sert tarafını üretiyor. Emir, bir sevk emri gibi duruyor — ama kelimenin kökü, gidenlerin kendi seçtikleri yöne bırakıldığını ima ediyor.
Ve ayetin nesnesi bunu doğruluyor: *"yalanladığınız şeye doğru." Gidilen yer, muhatabın kendi konum aldığı şeydir.
Fiilin Kur'an'daki bir başka geçişi: Kalem sûresinde, bahçelerini devşirmeye giden kişilerin sabah yola çıkışı bu fiille anlatılır — fe'ntalakū ve hüm yetehâfetûn (68/23), "fısıldaşarak yola koyuldular". Kelime orada da bir topluluğun birlikte yola çıkmasını anlatıyor.
Sûrenin yedinci ayetinde "size vaad edilen" denmiş, neyin vaad edildiği söylenmemişti. Nakarat on dört ayet boyunca "yalanlayanlar" demiş, neyi yalanladıkları söylenmemişti.
Yani sûre nesneyi açıkça adlandırmıyor; muhatabın kendi tavrıyla tarif ediyor. Adı konmuyor, işaret ediliyor.
Bunun sonucu şu: nesne, muhatabın kendi reddiyle tanımlanıyor. Yalanladığı şeye gidiyor. Ve otuzuncu ayette o şeyin ne olduğu görülecek.
كُنتُم … تُكَذِّبُونَ — kâne + muzâri. Arapçada bu birleşim süreklilik ve alışkanlık bildirir: "yalanlar dururdunuz", "yalanlamak sizin sürekli halinizdi". Bir kerelik bir söz değil, bir yaşam boyu tutulmuş konum.
Ve bu kalıp sûrede bir daha geçecek — ama karşı tarafta: bimâ küntüm ta'melûn (43) — "yapıp durduğunuz şeyler sebebiyle". Aynı kalıp, iki tabloda: biri sürekli yalanlamayı, diğeri sürekli çalışmayı anlatıyor.