كُلُواْ وَتَمَتَّعُواْ قَلِيلًا إِنَّكُم مُّجْرِمُونَ
Sûrenin bu noktasından itibaren bölümler tek ayete iniyor. Ve muhatap değişiyor: bir önceki bölüm muttakîleri anlatıyordu, bu ayet doğrudan inkârcılara sesleniyor.
| 77/43 | 77/46 | |
|---|---|---|
| Emir | Külû ve'şrabû | Külû ve temetteū |
| İkinci fiil | İşrabû — için | Temetteū — faydalanın |
| Kayıt | Henîen — afiyetle | Kalîlen — az bir süre |
| Gerekçe | Bimâ küntüm ta'melûn — yaptıklarınıza karşılık | İnneküm mücrimûn — siz suçlularsınız |
| Kipin işlevi | İkram | Tehdit |
Ve farkı üreten şey, fiilin kendisi değil; yanına konan iki kelime: henîen (afiyetle) ve kalîlen (az bir süre).
Bu, sûrenin en ekonomik yerlerinden biridir. Bir tek zarfı değiştirerek, aynı emir ikram olmaktan çıkıp tehdit oluyor.
- مَتَاع — geçici mal, eşya, azık. Kur'an bu kelimeyi dünya için düzenli olarak kullanır: "Bunlar dünya hayatının geçici menfaatidir" (Âl-i İmrân 3/14 — bu ayet Âdiyât bölümünde işlenmişti).
- تَمَتُّع (tefa''ul babı) — bir şeyden yararlanmak, tadını çıkarmak.
- مُتْعَة — geçici yararlanma.
Kökün belirleyici özelliği geçiciliktir. Metâ', kalıcı mülk değildir; yolcunun azığı gibi, kullanıldıkça biten şeydir.
Ve ayet bu geçiciliği ikinci kez vurguluyor: قَلِيلًا — az. Yani kelimenin kendisi zaten geçicilik bildiriyor, üstüne bir de "az" ekleniyor.
قَلِيلًا'nin i'râbı: ya zaman zarfıdır (zamanen kalîlen — az bir zaman) ya da mef'ûl-i mutlaktır (temettuan kalîlen — az bir faydalanma). İki vecih de kaydedilir; anlamda büyük fark yok.
İkinci ayet, elimizdeki ayetin neredeyse aynısıdır: aynı fiil, aynı geçicilik kaydı, ve arkasından gelen hüküm.
Kalıbın mantığı şu: emir kipi, muhatabın zaten yapmakta olduğu şeyi emrediyor. Kimse durdurulmuyor; yalnızca yapılanın adı ve süresi söyleniyor.
Ve bu, sûrenin 30. ayetindeki intalikū ile aynı mantıktır: orada da muhatap zaten "yalanladığı şeye" gidiyordu; emir yalnızca yönü adlandırıyordu. Bu tefsirde daha önce kaydedildiği gibi (Ğâşiye ve Târık bölümleri), Kur'an'ın elçiye çizdiği sınır, sonucu üretmek değil ulaştırmaktır — ve bu üslup o sınırın ifadesidir: müdahale yok, adlandırma var.
Orada üçüncü şahıstı ve genel bir vasıftı. Burada ikinci şahıs ve doğrudan: inneküm mücrimûn — "siz suçlularsınız".
| Ayet | Vasıf | Kime |
|---|---|---|
| 18 | el-mücrimîn | Üçüncü şahıs, genel kural |
| Nakarat ×10 | el-mükezzibîn | Üçüncü şahıs, genel hüküm |
| 46 | mücrimûn | İkinci şahıs — "siz" |
Kırk altıncı ayet iki vasfı birleştiriyor. On sekizinci ayette "suçlulara böyle yaparız" denmişti; nakarat "yalanlayanlara veyl" diyordu. Şimdi doğrudan muhataba: "siz suçlularsınız."
Birinci ayetteki mutaffif ile onuncu ayetteki mükezzib, aynı kişidir — biri fiiliyle, diğeri inancıyla adlandırılıyor.
Cümlenin yapısı da anlamlı. İnneküm mücrimûn bir isim cümlesidir ve inne ile pekiştirilmiştir. Âdiyât bölümünde kaydedildiği gibi, isim cümlesi sübût bildirir: bir olay değil, bir hâl.