ثُمَّ أَدْبَرَ يَسْعَىٰ · فَحَشَرَ فَنَادَىٰ · فَقَالَ أَنَا۠ رَبُّكُمُ ٱلْأَعْلَىٰ
Sümme edbera yes'â · Fe-haşera fe-nâdâ · Fe-kāle ene rabbükümü'l-a'lâ "Sonra arkasını döndü, koşuyordu. Topladı ve seslendi. Ve dedi: 'Ben sizin en yüce rabbinizim.'"
Yukarıda kaydedilen şuydu: kökün somut anlamı arkadır; tedbîr, bir işin sonuna bakarak hareket etmektir.
| Ayet | Kelime | Bab | Anlam |
|---|---|---|---|
| 79/5 | مُدَبِّرَات | tef'îl | İşin sonunu düşünerek yürütenler |
| 79/22 | أَدْبَرَ | if'âl | Arkasını döndü, gitti |
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum. Kök ortaklığı doğrulanabilir bir dil verisidir; iki ayet arasında kasıtlı bir bağ bulunduğunu iddia etmiyorum.
"O gün insan, çalıştığını hatırlar." (79/35 — mâ seâ)
| Ayet | İfade | Kim |
|---|---|---|
| 79/22 | edbera يَسْعَىٰ | Firavun — sırtını dönüp koşuyor |
| 79/35 | mâ سَعَىٰ | İnsan — koştuğu şeyi hatırlıyor |
Yani yalanlama ile sırt dönüp gitme arasında bir zaman geçmiş. Nahivcilerin bir kısmı bunu rütbe farkı olarak da okur (Nebe' bölümünde işlendi): ikinci fiil birinciden daha ağırdır.
"O gün onları toplarız ve hiçbirini bırakmayız." (Kehf 18/47)
"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla uyar." (En'âm 6/51)
"Hepsini toplayacağımız gün…" (Yûnus 10/28)
Firavun haşrediyor — yani Allah'ın kıyamet günü yapacağı işi, kendi ölçeğinde yapıyor: insanları topluyor, karşılarına çıkıyor, ilan ediyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve sınırını da belirtmem gerekiyor: haşr kelimesi Arapçada sadece kıyamet için kullanılmaz; genel olarak "toplamak" demektir ve Kur'an'da başka bağlamlarda da geçer (örneğin Şuarâ 26/36-53'te Firavun'un sihirbazları toplaması). Yani kelimenin burada kullanılması tek başına bir imâ değildir.
Kaydettiğim şey şudur: Firavun'un yaptığı iş — toplamak, karşılarına çıkmak, hüküm ilan etmek — yapısı bakımından bir mahkeme sahnesinin taklididir. Ve bu, tuğyanın Alak bölümünde kaydedilen tarifiyle uyumludur: kendini o yere koymak.
فَنَادَىٰ — seslendi. Yukarıda kaydedildiği gibi, aynı fiil on altıncı ayette Rabbin Mûsâ'ya seslenişi için kullanılmıştı.
| 79/16 | 79/23 | |
|---|---|---|
| Seslenen | Rab | Firavun |
| Kime | Tek kişiye (Mûsâ) | Kalabalığa |
| Nerede | Kutsal vadide — ıssız | Toplanmış meydanda |
| Sonrası | Bir görev | Bir iddia |
Bir gözlem: gerçek olan sesleniş tek kişiye ve ıssızlıkta yapılıyor; iddia olan sesleniş kalabalığa ve meydanda.
Yani Firavun "ben rabbim" demiyor. "Ben en yüce rabbinizim" diyor. Bu, başka rablerin varlığını reddetmiyor — onların üstünde olduğunu iddia ediyor.
Bu, cahiliye şirk yapısının tam tarifidir ve Fâtiha bölümünde kaydedilmişti: "Cahiliye Arabı 'rab' kavramına yabancı değildi; ama rabler bölünmüştü — her kabilenin, her vahanın, her ticaret yolunun kendi rabbi vardı."
Mısır'da da durum benzerdi: çok tanrılı bir sistem vardı ve firavun bu sistemin tepesinde konumlanıyordu.
Ve bu, Kur'an'ın onu niçin tâğî (azgın) diye adlandırdığını açıklıyor. Alak bölümündeki tarife göre tuğyan, sınırı aşmaktır. Firavun tanrılığı icat etmiyor; kendi sınırını aşıp o kategoriye giriyor.
"Firavun dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum.'" (Kasas 28/38)
Ve Fâtiha bölümündeki tespitin devamı burada tamamlanıyor. Orada şu kaydedilmişti: "Mûsâ ona 'âlemlerin Rabbi'nden söz ettiğinde Firavun'un cevabı bir soru olur: 'Âlemlerin Rabbi de ne demek?' (Şuarâ 26/23). Soru bilgi talebi değil, reddir — çünkü âlemlerin bir Rabbi varsa, Firavun'un rablığı düşer."
Nâziât 79/24 ile Şuarâ 26/23 aynı adamın iki cümlesidir ve birbirini açıklar: biri kendi konumunu ilan ediyor, diğeri o konumu ortadan kaldıracak kavramı reddediyor.
Bir ses notu. ٱلْأَعْلَىٰ kelimesi Kur'an'da Allah için de kullanılır: "Rabbinin en yüce adını tesbih et" (A'lâ 87/1); "…ancak en yüce Rabbinin rızasını arayan hariç" (Leyl 92/20 — bu tefsirde Leyl bölümünde işlendi).
Yani aynı sıfat, Kur'an'da hem Allah için hem Firavun'un iddiasında geçiyor. Fark, birinin sıfatı diğerinin iddiası olmasıdır.