وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا يَوْمُ ٱلدِّينِ • ثُمَّ مَآ أَدْرَىٰكَ مَا يَوْمُ ٱلدِّينِ
Ve mâ edrâke mâ yevmü'd-dîn • sümme mâ edrâke mâ yevmü'd-dîn "Din gününün ne olduğunu sen ne bilirsin? Sonra, din gününün ne olduğunu sen ne bilirsin?"
Mâ edrâke kalıbı Hümeze ve Kadr bölümlerinde ele alındı. Kısaca: kök د-ر-ي (dirâyet — bilmek, farkında olmak); edrâ (ef'ale babı) — bildirdi. Mâ edrâke, lafzen "sana ne bildirdi?" — anlamı: "bunu senin bilgin kavrayamaz; bilseydin bir bildirenden bilirdin."
| Kalıp | Ne olur |
|---|---|
| وما أدراك (mâzî) | Arkasından açıklama gelir |
| وما يدريك (muzari) | Açıklama gelmez, bilgi gizli kalır |
Burada kalıp mâzîdir ve kural işliyor: on dokuzuncu ayette açıklama gelecek — "o gün hiçbir nefis bir başkası için hiçbir şeye sahip değildir."
Kalıbın arka arkaya, birebir aynı lafızla tekrarlanması dikkat çekicidir. Kur'an'da mâ edrâke birçok yerde geçer; ama iki ayetin aynı cümleyi kelimesi kelimesine tekrar ettiği bir yer olarak burası özel bir konumdadır.
Kâria sûresinde kalıp iki kez geçiyordu (101/3 ve 101/10) ama arada yedi ayet vardı ve nesne değişiyordu. Bir sonraki sûrede yine iki kez geçecek (83/8 ve 83/19) ama nesneler farklı olacak (siccîn ve illiyyûn). Burada nesne aynı, lafız aynı, ve iki ayet yan yana.
Arapçada aynı lafzın tekrarı (tekrîr) tanınmış bir belâgat aracıdır ve işlevleri şunlardır: tekit, dehşet verme (tehvîl), ve dikkatin sabitlenmesi.
Burada üçünün de çalıştığı söylenebilir. Ama bir dördüncü işlev daha var ve metnin yapısından çıkıyor:
Soru iki kez soruluyor çünkü cevap bir kez veriliyor. On yedinci ayet soruyu sorar, on sekizinci ayet cevabı vermeden aynı soruyu tekrar sorar, ve ancak on dokuzuncu ayette cevap gelir. Yani cevap iki kat geciktirilmiştir.
Bu geciktirme, sûrenin başındaki yapının tersidir. Orada dört şart vardı ve tek cevap; burada iki soru var ve tek cevap. İki yerde de bekleme üretiliyor.
Sümme Arapçada temel olarak aralıklı ardışıklık bildirir: "sonra, bir süre geçtikten sonra." Fâ'dan farkı budur — fâ ara vermeden, sümme ara vererek bağlar.
Ama sümme'nin bir kullanımı daha vardır ve burada geçerli olan odur: rütbe bildirme (terâhî fi'r-rütbe). Yani zaman aralığı değil, derece farkı: "üstelik, dahası, bundan da öte."
Örnek: bir kişiyi övürken "âlimdir, sonra cömerttir" dendiğinde zaman sırası kastedilmez; ikincisinin derecesinin daha yüksek olduğu bildirilir.
Burada da öyle: ikinci soru birincisinden sonra sorulmuyor; birincisinden daha ötede duruyor. Yani "o günün ne olduğunu bilmiyorsun — ve bilmediğini bilmen bile yetmiyor."
Klasik kaynaklarda bu kullanım kaydedilir. Bunu bir tercih olarak belirtiyorum; sümmenin burada olağan ardışıklık bildirdiğini söyleyenler de vardır ve bu okuyuş da mümkündür.
Edrâ-ke — muhatap tekil. Oysa hemen önceki ayetlerde çoğul kullanılıyordu: aleyküm (10), tef'alûn (12), ve hüm (16).
Bu, Hümeze bölümünde ele alınan iltifatın aynı işlevidir: anlatım kesiliyor, muhatap tek tek karşıya alınıyor.
| Ayet | Zamir | Ne anlatılıyor |
|---|---|---|
| 1-5 | Üçüncü şahıs | Kâinat ve "bir nefis" |
| 6-8 | Tekil muhatap | Senin yaratılışın |
| 9-12 | Çoğul muhatap | Sizin yalanlamanız, üzerinizdeki kayıt |
| 13-16 | Üçüncü şahıs | İki grup |
| 17-18 | Tekil muhatap | Sen bilmiyorsun |
| 19 | Üçüncü şahıs | Hiçbir nefis |
Sûre altı kez konum değiştiriyor. Ve son ayette, ilk ayetlerdeki "bir nefis" ifadesine geri dönüyor.
Hümeze bölümünde kaydedildiği gibi, bu kalıp bilgi vermeden önce bilginin yetmeyeceğini ilan eder. Soru bir tanım isteği değil; bir imkânsızlık bildirimidir.
Bunun buradaki özel sonucu şudur: on dokuzuncu ayet bir cevap verecek, ama vereceği cevap bir tasvir değil. Ateş anlatılmayacak, sahne çizilmeyecek. Verilecek tek bilgi, o gün neyin işlemeyeceğidir.
Yani soru "o gün nasıl bir gündür?" diye soruluyor ve cevap "o gün kimse kimseye bir şey yapamaz" oluyor. Sûre, günü nitelikleriyle değil, imkânsızlıklarıyla tarif ediyor.