فِىٓ أَىِّ صُورَةٍ مَّا شَآءَ رَكَّبَكَ
Cümlenin olağan sırası rakkebeke fî eyyi sûratin mâ şâe olurdu. Ayet, fî eyyi sûratin öbeğini fiilin önüne çekiyor.
Arapçada normal yerinden öne çekilen öğe vurgu ve tahsis kazanır. Yani cümlenin ağırlık merkezi "birleştirdi" değil, "hangi surette"dir.
Bunun anlamı şudur: ayet birleştirme fiilini değil, suretin seçilmiş olmasını vurguluyor. Yapılmış olması değil, böyle yapılmış olması.
Kök: ص-و-ر. Şekil, biçim, görünüş. Tasvîr — şekil vermek. Musavvir — şekil veren; Allah'ın isimlerindendir (Haşr 59/24).
Kelimenin bir başka anlamı daha kaydedilir: sûra — boynuz, üflenen boru. Sûr (kıyamette üflenecek olan) bu kelimeyle akrabadır. Ancak bu akrabalığı bir anlam bağı olarak kurmuyorum; kaydetmekle yetiniyorum.
- Zâid: "Dilediği hangi surette olursa" — mâ sadece belirsizliği artırır.
- Mevsûle: "Dilediği hangi surettedir, o surette" — mâ şâe, eyyi'nin açıklayıcısı olur.
Burada durup bir yanlış anlamayı kapatmak gerekiyor. Ayet, insanların bedensel farklılıklarını bir üstünlük ya da düşüklük ölçüsü olarak sunmuyor; tam tersini yapıyor. Suretin seçilmiş olması, kimsenin kendi suretini kendisinin seçmediği anlamına gelir. Boy, yüz, renk, yapı — hiçbiri kişinin başarısı ya da kusuru değildir.
Bu, Kur'an'ın başka yerlerde açıkça kurduğu bir çizgidir: "Sizi topluluklar ve kabileler yaptık ki tanışasınız. Allah katında en değerliniz, en çok sakınanınızdır." (Hucurât 49/13 — bu ayet Bakara bölümünde ölçü olarak anılmıştı.)
Kök: ر-ك-ب. Somut anlamı: bir şeyin üstüne çıkmak, binmek. Râkib — binici. Rikâb — binek hayvanları. Merkeb — binilen şey.
Buradan ikinci bir anlam doğar: bir şeyi bir şeyin üstüne bindirmek, parçaları üst üste koyarak bir bütün kurmak.
- تَرْكِيب (terkîb) — birleştirme, parçaları bir araya getirme. Arapça gramerde cümlenin kurulması terkîbdir; kimyada bileşik mürekkebdir.
- مُرَكَّب (mürekkeb) — bileşik, birden çok parçadan oluşan. Karşıtı basît — yalın, tek parça.
Kalıp: تفعيل (tef'îl). Fiil rakibe değil rakkebedir. Hümeze ve Şems bölümlerinde işlendiği gibi bu bab hem geçişlilik hem teksîr bildirir: parçaların çokluğunu ve işlemin tekrarını.
| 1-4. ayetler | 7-8. ayetler | |
|---|---|---|
| Fiil sayısı | Dört | Dört |
| Fiiller | infetarat, intesarat, füccirat, bu'sirat | halaka, sevvâ, adele, rakkebe |
| Yön | Çözülme | Kurulma |
| Nesne | Gök, yıldızlar, denizler, kabirler | Sen (dördünde de -ke eki) |
| Fâil | Söylenmiyor | Ellezî — Rabbin |
| Kalıp | Mutâvaat ve meçhul | Etken, muhataba geçişli |
İntisâr (saçılma) ile terkîb (birleştirme) Arapçada birbirinin tam karşıtıdır: biri bir arada olanı dağıtır, diğeri dağınık olanı bir araya getirir. Aynı şekilde infitâr (yarılma) ile tesviye (parçaları denk getirme) zıt yönlerde çalışır.
Yani sûre, aynı işlemin iki yönünü art arda gösteriyor: kâinat çözülüyor, sen kurulmuşsun. Ve ikisinin faili aynı.
Bu tespitten çıkan sonuç şudur, ve bunu kendi okumam olarak yazıyorum: sûre, kıyamet manzarasını bir korku sahnesi olarak kurmuyor. Onu insanın kendi yapısıyla karşılaştırmak için kuruyor. Argüman şöyle işliyor:
Bir arada duran şeyleri dağıtabilen, dağınık olanı bir araya getirendir. Seni bir araya getiren O'dur. Öyleyse seni tekrar bir araya getirmesi de mümkündür.
Bu, Kur'an'ın haşrin imkânı için sıkça kullandığı argümanın kısaltılmış hâlidir ve başka yerlerde açıkça söylenir: "İlk yaratmayı yaptığı gibi onu tekrar yapar." (Enbiyâ 21/104 mealen; ayrıca Rûm 30/27, Yâsîn 36/79).
Ve bir katman daha: dördüncü ayette kabirler deviriliyordu. Kabir, terkibi çözülmüş insanın bulunduğu yerdir. Sekizinci ayet, o terkibi kimin kurduğunu söylüyor.
1. خلق — ölçüp biçmek. Ham maddenin belirlenmesi. 2. سوّى — parçaları denk getirmek. Oranların tutturulması. 3. عدل — dengelemek. İki yanın birbirine denk olması. 4. ركّب — birleştirmek. Parçaların bir araya getirilmesi.
Ancak burada bir dizim sorusu var: mantıkî olarak birleştirme (terkîb) en sonda değil, dengelemeden önce beklenir — önce parçalar birleşir, sonra denge kurulur.
Klasik kaynaklarda buna verilen izahlar şunlardır: (a) fâ harfi her zaman zaman sırası bildirmez, bazen tertîb-i zikrî (anlatım sırası) bildirir; (b) sekizinci ayet fâ ile bağlanmamıştır — bağlaçsızdır — dolayısıyla önceki üçün devamı değil, onların açıklamasıdır; (c) rakkebe burada "kurdu" değil "bir surete yerleştirdi" anlamındadır.
İkinci izah lafza en uygun görünüyor: sekizinci ayet bağlaçsız gelir ve önceki fiil dizisini toparlayan bir cümledir. Bu bir tercihtir, bağlayıcı değildir.
1-5. ayetler -rat sesiyle bitiyordu. 6. ayet -îm ile bitti (el-kerîm). 7. ve 8. ayetler ise şu seslerle bitiyor: فَعَدَلَكَ ve رَكَّبَكَ — ikisi de -ke ile.
Yani sûrenin kafiyesi iki ayet boyunca "seni" oluyor. Ve o iki ayet, tam olarak muhatabın yapılışını anlatan iki ayettir.
Dahası, 6. ayetin içinde de aynı ses iki kez geçer: ğarra-ke bi-rabbi-ke ve devamında haleka-ke, sevvâ-ke, adele-ke, rakkebe-ke. Üç ayetlik bir kesitte muhatap zamiri altı kez tekrarlanıyor ve ikisinde ayet sonunu tutuyor.
Bunu bir mucize iddiası olarak değil, biçim ile içeriğin uyumu olarak kaydediyorum: konusu "sen" olan iki ayetin sesinin de "sen" olması, kısa Mekkî sûrelerde sık görülen bir tutarlılıktır. Hümeze bölümünde aynı türden bir gözlem yapılmıştı.