وَإِذَا كَالُوهُمْ أَو وَّزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ
Klasik gramerciler bunu hazif ile açıklar: kâlû lehüm — "onlar için ölçtüler". Lâm harfi düşmüş, zamir doğrudan fiile bitişmiştir. Arapçada bu tür hazifler yaygındır; fiilin ikinci nesnesi harfsiz olarak gelebilir.
Mushafın yazımıyla ilgili bir tartışma da vardır: kelimeler كالوهم ve وزنوهم biçiminde, çoğul vâvından sonra elif konmadan yazılmıştır. Bu yazım, hümün ayrı bir zamir değil, fiile bitişik nesne olduğunu destekler biçimde yorumlanır. Konu, mushaf imlâsıyla ilgili bir başlıktır ve burada ayrıntısına girmiyorum.
Bir azınlık görüşü, hümün fâili pekiştiren ayrı bir zamir olduğunu söyler: "onlar ölçtüklerinde — kendileri ölçtüklerinde". Bu okuyuş kaynaklarda zikredilir ama yaygın kabul görmemiştir.
İkinci ayette sadece ölçmekten (keyl) söz edildi. Üçüncü ayette hem ölçmek hem tartmak (vezn) sayılıyor.
Bir. Alırken tek bir yöntem yeter — hangisi olursa olsun tam alırlar. Verirken ise her yöntemde eksiltirler. Yani hile, aletin türüne bağlı değil; kişinin niyetine bağlı. Alet değişse de sonuç değişmiyor.
İki. Keyl ve vezn, ticarette iki ayrı mal türü için kullanılırdı: tahıl gibi dökme mallar ölçekle, altın-gümüş ve baharat gibi değerli mallar teraziyle. İkisinin birlikte sayılması, kapsamın genişletilmesidir.
Üç. Ayetin akışı gereği: birinci cümlede tek fiil, ikinci cümlede iki fiil kullanılması, verme tarafındaki dikkatin ne kadar ayrıntılı olduğunu gösterir. Kişi verirken daha çok düşünüyor.
Bu üçüncü izahı kendi okumam olarak ekliyorum ve sûrenin teşhisiyle uyumlu buluyorum: hile, dikkatsizlik değil, fazladan dikkat ister. Kırpmak, tam ölçmekten daha çok emek gerektirir.
Kök: خ-س-ر. Bu kök Asr bölümünde ele alındı ve orada kaydedilenler burada belirleyicidir: asıl anlamı eksilme ve zarardır ve bu anlam Arapçada özellikle ticaret ve tartı alanında yerleşmiştir. Ayrıca orada Türkçedeki "hüsran" kelimesinin duygusal bir renk kazandığı, oysa Arapçadaki husrânın soğuk bir bilanço olduğu kaydedilmişti.
| Asr 103/2 | Mutaffifîn 83/3 | |
|---|---|---|
| Kalıp | خُسْر (mastar) — isim cümlesi içinde | يُخْسِرُونَ (if'âl) — geçişli fiil |
| Kim zarar ediyor | İnsanın kendisi | Karşı taraf |
| Yapı | fî husr — zararın içinde | yuhsirûn — zarara sokarlar |
Asr sûresi, istisna dışında kalan herkesin zararda olduğunu söylüyordu. Mutaffifîn, o zararın nasıl üretildiğine dair bir örnek veriyor: başkasını zarara sokan, kendi bilançosunu eksiye yazıyor.
Yani ihsâr (başkasını zarara sokmak) ile husr (kendi zararında olmak) aynı kökten olmakla kalmıyor; sûrelerin mantığında biri diğerinin sebebi oluyor.
Bu bağı kurarken bir kaydı düşmek gerekiyor: Asr bölümünde açıkça belirtilmişti ki "bir insanın bilançosunun eksi olması için birine zarar vermesi gerekmiyor." Yani zarar tek yoldan gelmiyor. Mutaffifîn, o yollardan birini gösteriyor.
Bu, cümlenin yapısından anlaşılıyor: ellezîne (2. ayet) tek bir öznedir ve iki şart cümlesi ona bağlıdır. İzâ… ve izâ… — "şu durumda şöyle, bu durumda böyle."
Ve tarif edilen şey bir tutarsızlık değil; son derece tutarlı bir davranıştır. Kişi her iki durumda da aynı ilkeye göre hareket ediyor: fark her zaman kendi lehine düşsün.
Bu, sûrenin en keskin gözlemidir: ölçüde hile yapan kişi, ölçüyü bozmuyor. Ölçüyü her seferinde kendi tarafına yuvarlıyor. Ve bu, tek tek bakıldığında savunulabilir bir davranıştır — çünkü her yuvarlama, sınırın hemen yanındadır.
Buradan çıkan bir başka sonuç: kişi kendini haksız görmez. Alırken tam almak hakkıdır; verirken küçük bir eksik, hatadır. İki cümlenin de savunması vardır. Savunması olmayan tek şey, ikisinin aynı kişide bulunmasıdır.
Sûre bu yüzden iki ayeti yan yana koyuyor. Suçu tek bir cümlede göstermek mümkün değil; karşılaştırma gerekiyor.
Arapçada عَدْل (adalet) kelimesinin asıl anlamı, İnfitâr bölümünde ele alındığı gibi denkliktir; ıdl, devenin bir yanına yüklenen dengi adlandırır.
Bu, Kur'an'ın ölçü meselesine neden bu kadar ağırlık verdiğini açıklıyor. Terazi, adaletin metaforu değil; adalet kelimesinin kaynağıdır. Teraziyi bozan kişi, bir aleti bozmuyor; adaletin kendisinin modelini bozuyor.
Rahmân 55/7-9'un teraziyi göğün yükseltilmesiyle aynı cümlede anması bu ışıkta anlaşılıyor.
Tatfîf, iki şartın bir arada bulunduğu her yerde mümkündür: (a) taraflardan biri ölçüyü elinde tutuyor, (b) fark, karşı tarafın fark edeceği eşiğin altında.
Bu iki şart bugün son derece yaygın: uzun sözleşmelerin okunmayan maddeleri, küçük yazılan kayıtlar, hesaplamada yapılan yuvarlamalar, ürünün içeriğinden yapılan sessiz eksiltmeler, ilan edilen sürenin fiilî süreden farklı olması, dosyada eksik bırakılan bir satır.
Hiçbiri tek başına dava konusu değildir. Hepsi tek tek savunulabilir. Ve her biri, ölçüyü elinde tutanın farkı kendi tarafına yuvarlamasıdır.
Sûrenin teşhisi tam buradadır. Kişi, kendi lehine olan yuvarlamaya "hata", "küsurat", "piyasa şartı" der; aleyhine olana "haksızlık" der. İki isim, aynı fiil için.
Ve bu bir ahlâk kuralından çok bir fark etme meselesidir: iki durumun aynı olduğunu görmek, çoğu zaman tek başına yeterlidir.