يَوْمَ تُبْلَى ٱلسَّرَآئِرُ
Yevme mansûbdur ve neye bağlandığı konusunda nahivciler ayrılır: bir önceki ayetteki rac'ihî masdarına (dönüş o gün gerçekleşir), ya da le-kâdire, ya da mahzuf bir fiile ("hatırla o günü").
Anlam bakımından fark küçüktür. En yaygın çözüm birincisidir: geri döndürme işleminin vaktini belirtiyor. Kâria sûresinde yevme yekûnü'n-nâs ifadesinde aynı tartışma vardı; orada kaydedilen çözümler burada da geçerli.
Kök: ب-ل-و / ب-ل-ي. Bu kök Bakara 2/49'da belâ kelimesi vesilesiyle işlendi. Orada kaydedilen şuydu: kök denemek, yıpratarak sınamak demektir; Türkçedeki "belâ" kelimesi anlamı yalnızca musibete daraltmıştır, oysa Arapçada iyiyle sınamayı da kapsar — "Sizi bir imtihan olarak şer ile de hayır ile de deniyoruz" (Enbiyâ 21/35).
- بَلِيَ ٱلثَّوْبُ — elbise eskidi, yıprandı, lime lime oldu.
- بِلًى (bilâ) — çürüme, eskime.
- أَبْلَى — eskitmek; ve ayrıca "denemek".
İki anlam arasındaki bağ şudur: bir şeyi denemenin yolu onu yıpratmaktır. Bir kumaşın sağlamlığı çekiştirilerek anlaşılır; bir ipin dayanıklılığı gerilerek. Deneme, dayanma sınırını bulmak için yapılan bir aşındırmadır. Arapça bu iki fikri tek kökte tutmuş.
Şimdi ayete dönün: fiil edilgen (tüblâ) ve öznesi serâir. Yani gizlilikler denenir, yoklanır, sınanır — ve sınama sonucunda ne oldukları ortaya çıkar.
Türkçeye çoğunlukla "açığa çıkarılır" diye çevrilir. Bu doğrudur ama kelimenin işleyişini kaçırır: ayet "açılır" ya da "gösterilir" demiyor. Yoklanır diyor. Yani sadece perde kalkmıyor; bir işlemden geçiriliyor ve o işlemin sonucu ortaya çıkıyor.
Kök: س-ر-ر. Tekili سَرِيرَة: bir insanın içinde tuttuğu, dışarıya vurmadığı şey. Niyet, saik, gerçek düşünce.
- سِرّ (sırr) — gizli olan şey. Türkçedeki "sır" doğrudan buradan.
- إِسْرَار (isrâr) — gizlemek, fısıldamak. Kur'an'da: "Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun; O, göğüslerde olanı bilir" (Mülk 67/13).
- سَرِيرَة — içte tutulan.
- سُرُور (sürûr) — sevinç.
- سَرِير (serîr) — koltuk, taht, sedir. Türkçedeki "sedir" bu kelimeyle ilişkilidir.
Son iki madde şaşırtıcı görünebilir. Dilciler bunları şöyle bağlar: sürûr (sevinç) içte doğan ve yüze vuran şeydir — gizli olanın dışa çıkması; serîr ise sevinç ve rahatlık yeri olarak adlandırılmıştır.
Bu bağlantılar dilcilerin kurduğu türden ilişkilerdir ve kesin bir etimoloji hükmü olarak sunulamaz. Ama kaydedilmeye değer bir yön taşırlar: gizlilik ile sevinç arasındaki ilişki dilde kurulmuş. İnsanın en çok gizlediği şey, çoğu zaman en çok sevindiği ya da sevinmek istediği şeydir.
Ve "defterlerin açıldığı gün" de demiyor; İnşikâk ve Hâkka sûrelerindeki gibi bir kitap sahnesi yok.
Seçilen şey serâirdir: kaydı tutulmayan, dışarıdan görülmeyen, sahibinden başkasının bilmediği taraf.
Bunun sebebi sûrenin dördüncü ayetiyle bağlantılıdır. Orada bir hâfız vardı — koruyan ve kaydeden. Kaydedilen şey davranıştır. Ama davranışın altında bir katman daha vardır ve o katman kaydedilemez, çünkü görünmez. Sûre, hesabın o katmana da uzandığını söylüyor.
"…ve göğüslerdeki ayıklandığında" (Âdiyât 100/10)
Âdiyât bölümünde حُصِّلَ fiili ayrıntısıyla işlenmişti. Orada kaydedilen şuydu: tahsîl, özü kabuğundan çıkarmaktır; harman görüntüsüdür — buğday savrulur, saman uçar, tane kalır.
| Âdiyât 100/10 | Târık 86/9 | |
|---|---|---|
| Fiil | حُصِّلَ — ayıklandı, savruldu | تُبْلَى — yoklandı, denendi |
| Kökün somut anlamı | Harmanı savurup taneyi ayırmak | Kumaşı yıpratıp dayanıklılığını ölçmek |
| Nesne | مَا فِى ٱلصُّدُور — göğüslerde olan | ٱلسَّرَآئِر — gizlilikler |
| Nesnenin türü | İçeriği barındıran kap (göğüs) | Kabın içeriği (gizli olan) |
| İşlemin sonucu | Karışım ayrışır, öz kalır | Sınama sonucu ortaya çıkar |
İki ayet aynı şeyi söylüyor ve iki farklı zanaattan alınmış görüntüyle söylüyor: biri tarımdan, biri dokumadan.
Ortak nokta, ikisinin de bir işlem olmasıdır. İki ayet de "görülür" ya da "bilinir" demiyor. Bir şey yapılıyor: savruluyor, yoklanıyor. Yani o gün gizli olan sadece açığa çıkmıyor; bir sınavdan geçiriliyor ve gerçekte ne olduğu belirleniyor.
Ve bir fark var, kaydedilmeye değer: Âdiyât'ta ayıklama sonucunda öz kalır — yani bir şey geriye kalır. Târık'ta ise yoklama sonucunda dayanıp dayanmadığı belli olur. Biri ayırma, diğeri deneme. İkisi birlikte, bir hesabın iki aşamasını verir.
Bu karşılaştırma benim kurduğum bir bağdır; iki kelimenin kök anlamları sözlüklerde bu şekilde verilir, aralarındaki ilişkiyi kuran benim. Nakil olarak sunmuyorum.
Aynı fikrin üçüncü bir ifadesi Tâhâ sûresindedir ve Târık'ın 9. ayetiyle doğrudan aynı kökü kullanır:
"…o gizliyi de ondan daha gizli olanı da bilir" (Tâhâ 20/7)
Es-sırr ve ahfâ. Yani gizliliğin bir de derecesi var: sakladığın ve saklandığını bildiğin şey; bir de sakladığını bilmediğin şey. İkincisi çoğu zaman daha belirleyicidir — kendine söylemediğin sebep.