سَيَذَّكَّرُ مَن يَخْشَىٰ
Bu ayetteki fiil يَذَّكَّرُ: aslı yetezekkerü, tefe'ul babı (V), tânın zâle idgâmıyla. Dönüşlü: kendisi hatırlar, hatırlamaya çalışır, kendine getirir.
Yani emri alan kişi tezkîr yapabilir — hatırlatabilir. Ama tezekkür — hatırlamanın gerçekleşmesi — onun elinde değildir. Bir kapı çalınabilir; açılması içeridekinin işidir.
Bu, Ğâşiye 88/21-22'deki sınırın gramer düzeyindeki karşılığıdır: "sen ancak bir müzekkirsin".
Kalıp notu. Tefe'ul babı Arapçada çoğu zaman tekellüf (bir işi kendine mal etme, çaba göstererek yapma) bildirir. Yani tezekkür, edilgen bir hatırlayıvermek değil; hatırlamaya yönelmektir. Kelimenin içinde bir irade var.
سَ (sîn). Fiilin başındaki sîn yakın gelecek bildirir. Duhâ 93/5'te sevfe ile sîn arasındaki fark kaydedilmişti: sevfe daha geniş ve uzak bir geleceği bildirir. Burada sîn seçilmiş — yani hatırlama uzak bir ihtimal değil, yakın bir sonuçtur.
Dilcilerin genel olarak kaydettiği ayrım şudur: خَوْف (havf) genel korkudur — zarar ihtimalinden duyulan tedirginlik; korkulan şeyin ne olduğu bilinmeyebilir. خَشْيَة (haşyet) ise korkulanın büyüklüğü bilinerek duyulan korkudur; içinde bilgi ve tazim vardır.
"Kulları içinden ancak âlimler Allah'tan haşyet duyar" (Fâtır 35/28).
Yani haşyet, bilginin bir sonucudur. Bilmeyen korkabilir; ama haşyet duyamaz, çünkü haşyet neyin karşısında durduğunu bilmeyi gerektirir.
Bu ayrım kesin bir kural olarak sunulamaz — Kur'an'da iki kelimenin birbirinin yerine kullanıldığı yerler de vardır. Ama genel eğilim bu yöndedir ve bu ayette anlamlıdır.
Yani haşyet, hatırlamanın sonucu değil, şartı. Beklenen sıra tersi olurdu: öğüt verilir, kişi hatırlar, sonra korkar. Ayet bu sırayı bozuyor.
Bunun ne demek olduğu üzerinde durmak gerekiyor. Ayet, öğüdün insanda bir şey yarattığını söylemiyor; zaten var olan bir şeyi harekete geçirdiğini söylüyor. Öğüt, boş bir kaba dökülen su değil; yanmaya hazır bir şeye değen kıvılcımdır.
Bu, Bakara sûresinin ikinci ayetiyle aynı yapıdadır: "…müttakîler için bir hidayettir" (Bakara 2/2). Kitap, korunma kaygısı taşıyanlar için hidayettir — yani kitabın işlemesi için önceden bir yönelim gerekir. Bakara bölümünde bu döngü ele alınmıştı; A'lâ 10 aynı ilkeyi tek cümlede veriyor.
Ve bunun pratik bir sonucu var: öğüt, muhatabında bir karşılık bulmadıkça çalışmaz. Bu, öğüt verenin kusuru değildir. Dokuzuncu ayetteki şart, tam da bu gerçeği kaydediyor olabilir.