فَذَكِّرْ إِنَّمَآ أَنتَ مُذَكِّرٌ لَّسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ
Fe-zekkir innemâ ente müzekkir — leste aleyhim bi-musaytır "Sen hatırlat; sen ancak hatırlatıcısın. Onların üzerinde zorla hükmeden değilsin."
Sûrenin hitabı burada değişiyor. Yirmi ayet boyunca üçüncü şahıs anlatımı vardı; şimdi doğrudan Peygamber'e sesleniliyor.
Aradaki fark esaslıdır. Öğretmek, karşıdakinde olmayan bir şeyi vermektir. Hatırlatmak, karşıdakinde zaten olan bir şeyi görünür kılmaktır.
Bu tercih, Kur'an'ın kendi hakkındaki tasavvuruyla uyumludur. Kur'an kendisine zikr der: "Zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz" (Hicr 15/9). Zikr burada "hatırlatma" demektir.
Ve bunun altında bir antropoloji vardır: insan, bilmeyen bir varlık olarak değil, unutan bir varlık olarak tarif ediliyor. Asr bahsinde insân kelimesinin bir görüşe göre n-s-y (unutmak) kökünden geldiği kaydedilmişti. İki tespit birbirini destekliyor.
Fiilin emir kipinde ve fâ ile gelmesi: fe-zekkir — "öyleyse hatırlat". Fâ, sonuç bildirir. Yani emir, önceki dört ayetin sonucudur: madem deve, gök, dağ ve yer önlerinde duruyor ve bakmıyorlar — hatırlat.
Komşu sûreye bağ: aynı kök Fecr'de dönecek — "O gün insan hatırlar; ama hatırlamanın ona ne faydası var?" (Fecr 89/23, yetezekkerü'l-insânü ve ennâ lehü'z-zikrâ).
İki komşu sûre aynı kökü kullanıyor: Ğâşiye'de hatırlatma emri, Fecr'de faydasız hatırlama. Ğâşiye "hatırlat" diyor; Fecr, hatırlamanın vaktinin geçtiği bir ânı gösteriyor. Emrin aciliyeti, karşı sûredeki sahneden anlaşılıyor. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum; aynı bağ Fecr bölümünde de kuruluyor.
إنما (innemâ) bir hasr (sınırlama) edatıdır. "Sen ancak…" demek, iki iş birden yapar: bir şeyi olumlar ve geri kalanını dışarıda bırakır.
Bu ikili işlev, cümlenin dengesini kuruyor. Görev küçültülmüyor — hatırlatmak, sûrenin bütün ağırlığını taşıyan iştir. Ama genişletilmiyor da.
مُذَكِّر ism-i fâildir, II. babdan: hatırlatan. Emirle aynı kökten olması, cümleyi kendi içinde kapatıyor: zekkir — müzekkir. "Hatırlat; sen hatırlatansın." Yaptığı iş, kimliğinin adı oluyor.
Kelimenin imlâsı ve okunuşu. Mushaf imlâsında ص ile yazılır (musaytır); س ile de okunmuştur (müsaytır). Bu, Arapçada sîn'in ardından gelen tı harfinin etkisiyle sâd'a dönüşmesinden kaynaklanan bilinen bir olaydır. Kıraat farkının varlığı kesindir; imam adı vermiyorum ve anlamı değiştirmediğini belirtiyorum.
- سَطْر (satr) — yazı satırı; çoğulu estâr, sutûr.
- مِسْطَرَة — cetvel, çizgi çekme aleti.
- أساطير (esâtîr) — "yazılıp durmuş şeyler"; Kur'an'da müşriklerin vahye taktığı ad: esâtîru'l-evvelîn (Enfâl 8/31 ve başka yerlerde).
1. Kaydeden, defter tutan — satır satır yazan. 2. Gözeten, denetleyen — üzerine dikilip kontrol eden. 3. Zorla hükmeden, işi elinde tutan — iradesini dayatan.
Üç anlam da kelimenin içinde durur ve dilciler hangisinin asıl olduğunda ayrılır. Bağlamda üçüncü anlam öne çıkar, ama ikincisi de işler: sen onların üzerine dikilmiş bir denetçi değilsin.
"Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yahut her şeyi ellerinde tutanlar onlar mı?" (Tûr 52/37).
Orada kelime çoğuldur (el-musaytırûn) ve müşriklere sorulan bir soru içindedir: siz mi hükmediyorsunuz? Ğâşiye'de aynı kelime Peygamber için olumsuzlanıyor.
Bu karşılaştırma bir şey söylüyor ve kendi okumam olarak kaydediyorum: musaytır olmak, Kur'an'ın hiç kimseye tanımadığı bir konumdur. Ne muhataplar o konumdadır (Tûr), ne elçi (Ğâşiye).
Bakara 2/6 bahsinde düşülen tespit burada tekrar işe yarıyor ve ona açıkça dayanıyorum. Orada, "uyarsan da uyarmasan da inanmazlar" ayeti için şu kaydedilmişti:
Ayetin muhatabına bakın: ayet, uyarıyı yapan kişiye söyleniyor. İşlevi bir hüküm vermek değil, uyaranı rahatlatmaktır: senin görevin ulaştırmaktır, sonucu üretmek değil. Kur'an bunu başka yerde açıkça söyler: "Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin" (Kasas 28/56).
Ğâşiye 88/22 aynı ilkeyi bir adım daha ileri götürüyor. Bakara'da ilke bir tespit olarak kuruluyordu (inanmazlar). Burada bir sıfatın olumsuzlanması olarak kuruluyor: sen musaytır değilsin.
Fark şudur: tespit bir durumu bildirir, sıfatın olumsuzlanması bir yetkiyi bildirir. Ğâşiye, sonucun üretilememesini değil, sonucu üretme yetkisinin verilmemiş olduğunu söylüyor.
Yûnus ayeti bu grubun en açığıdır ve mantığı şudur: eğer zorlama yoluyla iman istenseydi, bu zaten doğrudan yapılabilirdi. Yapılmamışsa, istenen şey zorlamayla elde edilebilecek türden bir şey değildir.
Ve bu, imanın tanımına dair bir şey söylüyor: zorla elde edilebilen bir şey, iman değildir. Zorlama davranışı üretebilir; kanaati üretemez.