ٱلَّذِينَ طَغَوْا۟ فِى ٱلْبِلَٰدِ • فَأَكْثَرُوا۟ فِيهَا ٱلْفَسَادَ
Ellezîne tağav fi'l-bilâd • Fe-ekserû fîhe'l-fesâd "Onlar ki beldelerde azdılar; oralarda bozgunculuğu çoğalttılar."
Kök ط-غ-ي / ط-غ-و Alak 96/6-7'de ve Leyl bahsinde ayrıntılı olarak ele alındı; oradaki tespitleri tekrarlamıyorum, gereken kadarını getiriyorum.
Orada kaydedilen ana nokta şuydu: kökün asıl, somut anlamı suyun haddini aşması, taşmasıdır. Bunun Kur'an içinden temiz bir delili vardı: "Su taştığında sizi akıp giden gemide taşıdık" (Hâkka 69/11) — burada kelime hiçbir ahlâkî anlam taşımaz, sadece suyun sınırını aşmasıdır.
Ve oradaki tanım: tuğyan, bir varlığın kendi sınırını aşmasıdır. Su, yatağını aştığında taşkın olur; taşkın su artık besleyen değil, yıkan sudur. Aynı su, aynı miktarda ama yatağının içinde kaldığında hayattır.
Bu görüntü kelimenin bütün yükünü açıklıyordu: azgınlık, kötü bir şeye sahip olmak değil; iyi bir şeyi kendi sınırının dışına taşırmaktır. Güç kötü değildir, sınırsız güç azgınlıktır.
Bir. Fiil çoğul ve mâzî. Tağav — "azdılar." Tamamlanmış ve ortak bir fiil. Alak'ta fiil muzâri idi (yatğâ — süreklilik, eğilim); burada mâzî, çünkü artık bir eğilimden değil, kapanmış bir dosyadan söz ediliyor.
İki. fi'l-bilâd kaydı. Azgınlık burada kişisel bir ahlâk kusuru olarak değil, beldede işlenmiş bir şey olarak anılıyor. Kelime kamusal alanı gösteriyor: şehirler, yerleşimler, insanların birlikte yaşadığı yer.
Bu ayrımı tutmak gerekiyor. Bir insanın kendi içinde sınırı aşması ile bir topluluğun yaşadığı yerde sınırı aşması aynı şey değildir. Sûre ikincisinden söz ediyor: azgınlık burada bir düzen kurma biçimi olarak anlatılıyor.
Üç. Ve daha önce kaydettiğim tekrar burada tamamlanıyor: sekizinci ayette benzersizlik fi'l-bilâd idi, on birinci ayette azgınlık fi'l-bilâd. Aynı zemin. Övgüyle anılan şey ile suçlanan şey aynı yerde gerçekleşiyor.
Ve beşinci ayetteki kelimeyi hatırlamak gerekiyor: zî hicr — sınır sahibi. Sûre yeminini "sınırı olan kişi"ye yaptı; şimdi "sınırı aşanlar"ı anıyor. İki kelime aynı kavramın iki yüzü. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum.
Cümlenin yapısı dikkat çekiyor. Beklenen ifade fe-efsedû fîhâ olurdu — "orada bozgunculuk yaptılar." Ayet bunu demiyor.
Bu iki ayrıntı birlikte bir gramer imkânı açıyor: cümle, bozgunculuğun zaten var olduğunu ve onların onu artırdığını okumaya izin veriyor. Yani kavimler sıfırdan bir bozukluk icat etmedi; mevcut olanı büyüttüler.
Bunu bir gramer imkânı olarak sunuyorum, kesin bir hüküm olarak değil. Belirlilik takısı Arapçada cins bildirmek için de kullanılır (el-fesâd = "bozgunculuk cinsi") ve bu okuyuşta yukarıdaki incelik ortadan kalkar. İki okuyuş da mümkündür.
Ama birinci okuyuş doğruysa, ürettiği anlam sûrenin tavrıyla uyumludur: büyük yıkımlar genellikle sıfırdan başlamaz; var olan bir bozukluğun ölçeğinin büyütülmesiyle olur. Kavimlerin farkı, kötülüğü icat etmeleri değil, onu bir düzen haline getirmeleridir.
Kök ف-س-د Bakara 2/11-12 bahsinde ele alındı. Orada kaydedilenler şunlardı:
فسد kökü: bozulmak, çürümek, dengesi bozulmak — bir şeyin kendi düzeninden çıkması. صلح ise: uygun olmak, yerli yerinde olmak, onarılmak. Aynı kökten sulh (barış) ve sâlih gelir. İki kavram bir düzenin varlığını varsayar: fesat düzeni bozmak, ıslah onu yerine oturtmaktır.
Bozguncu, kendini bozguncu olarak tanımlamaz. Kendini ıslahçı olarak tanımlar. Kötülüğün büyük çoğunluğu, kötülük yapma niyetiyle değil, düzeltme iddiasıyla yapılır. Tarihteki büyük yıkımların hemen hepsinin bir düzeltme programı vardı.
Ve: "mesele yalan söylemek değil, kendi durumunu görememektir. Bu daha ağır bir teşhistir: yalancı bilir, bu ise bilmez."
- Âd: her yüksek yere alâmet dikti, sağlam yapılar edindi (Şuarâ 26/128-129).
- Semûd: kayayı oydu, vadide yerleşim kurdu.
- Firavun: kazıklar çaktı, saltanatı sabitledi.
Üçü de inşa ediyordu. Sütun diken, kaya oyan, kazık çakan bir topluluk kendini bozguncu değil, kurucu sayar. Yaptığı iş gözle görülür, elle tutulur, ölçülebilir bir iştir; arkasında bir eser bırakır.
Cevap Bakara'daki tespitin devamındadır: inşa ile ifsad arasındaki fark, yapının kendisinde değil, neyin üstüne yapıldığındadır. Bir yapı, altındakini ezerek de yükselebilir. Sütun dikmek bir imar faaliyetidir; sütunu dikmek için birilerinin sırtına basmak ifsaddır. İki iş aynı anda, aynı elle yapılır ve dışarıdan bakan yalnızca sütunu görür.
Ve bu yüzden Şuarâ 26/128-129'daki ifade önemlidir. Orada Âd'a sorulan şey, yapıların niçin yapıldığıdır: "ebedî kalacağınızı umarak." Yapının kendisi suçlanmıyor; yapıya yüklenen anlam suçlanıyor.
Bu, sûrenin ilerideki teşhisiyle birebir aynı yapıdadır. On beşinci ayette insan mal edinmekle suçlanmayacak; maldan yaptığı çıkarımla suçlanacak.
- "O, dönüp gittiğinde yeryüzünde bozgunculuk yapmaya… çalışır" (Bakara 2/205).
- "Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın" (A'râf 7/56). Bu ayet önemlidir: bozgunculuk, ıslahtan sonra yasaklanıyor. Yani ortada bozulacak bir düzen olduğu varsayılıyor.
- "Yeryüzünde bozgunculuk arama; Allah bozguncuları sevmez" (Kasas 28/77).
- "O âhiret yurdunu, yeryüzünde büyüklenmek ve bozgunculuk istemeyenlere veririz" (Kasas 28/83).
Son iki ayet Kārûn kıssasının içindedir — yani mal ve büyüklenme bağlamında. Fecr'in kavimlerden insana geçişi, Kur'an'ın başka yerde de kurduğu bir geçiştir.