لَقَدْ خَلَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ فِى كَبَدٍ
Bu cümle, Tîn 95/4 ile kelime kelime aynı yapıdadır:
Aynı pekiştirme (lekad), aynı fiil ve aynı azamet çoğulu (halaknâ), aynı nesne ve aynı istiğrak takısı (el-insâne), aynı zarfiyet harfi (fî). Değişen tek şey son öğedir.
Lekad kalıbının, halaknâ'daki çoğulun, el-insân'daki cins takısının ve fî'nin zarfiyet işlevinin tahlili Tîn bölümünde yapıldı; tekrarlamıyorum. Buraya özgü olan, o kalıbın neyle doldurulduğudur.
Bunlar çelişmez. Bir varlık hem eksiksiz donatılmış hem zor bir ortama konmuş olabilir; hatta donanımın anlamı ancak zor bir ortamda ortaya çıkar. Kolay bir hayat için "en güzel kıvam" gerekmezdi.
Kök: ك-ب-د. Bu kökün üç ayrı kullanımı vardır ve üçü de aynı sözlük maddesinde durur. Üçünü birden görmek, ayetin ne dediğini anlamak için şart.
1. Karaciğer. Kebid / kebd — bedenin en büyük iç organı. Türkçedeki "kebap" kelimesinin bu kökle ilişkilendirilmesi tartışmalıdır ve girmiyorum; ama Arapçada organın adının bu kök olduğu tartışmasızdır.
2. Bir şeyin ortası, göbeği. Kebidü's-semâ — göğün ortası, yani güneşin en tepede olduğu nokta. Kebidü'l-arz — yerin göbeği. Bu kullanım yaygındır ve kökün merkez fikrini taşıdığını gösterir.
3. Zorluk, sıkıntı, meşakkat. Kâbede — bir zorluğa göğüs gerdi, sıkıntıyla uğraştı. Mükâbede — zahmetle boğuşma.
Üç anlam nasıl birleşiyor? Dilcilerin verdiği açıklama şudur: karaciğer bedenin ortasında ve merkezinde durur; bir şeyin ortası da en zor ulaşılan, en yoğun yeridir; buradan "zorluk" anlamı doğmuştur. Ayrıca karaciğer hastalığının verdiği ağrının şiddeti de bu anlam geçişinde anılır.
Bu izahların hepsi klasik sözlüklerde nakledilir; hangisinin tarihî olarak doğru olduğu konusunda kesin bir hüküm vermiyorum. Ama önemli olan şudur: kelimenin ortasında "merkez" fikri var. Zorluk, kenarda bir arıza değil; ortada duran bir şey.
- "İnsanın başına zorluklar gelir." — Zorluk dışarıdan gelen bir olay olurdu.
- "İnsan zorluk için yaratıldı." — Zorluk bir amaç olurdu.
- "İnsan zorlukla yaratıldı." — Zorluk yaratma işleminin niteliği olurdu.
Fî harfi kapsanmayı bildirir. Zarar Asr sûresinde nasıl bir ortam ise (le-fî husr), zorluk burada da bir ortamdır. İnsan zorluğa girmiyor; zorluğun içinde başlıyor.
Bunun anlamı şudur: hayatın zahmetli olması bir arıza değil, bir yapıdır. Bir aksaklık, bir talihsizlik, düzeltilecek bir hata değil; kurulumun kendisi.
Birincisi — bir teselli. Zorluk yaşayan kişi, bir şeyi yanlış yaptığı için zorlanmıyor olabilir. Sûre, hayatın zor olmasını insanın kusuruna bağlamıyor.
İkincisi — bir uyarı. Zorluğun bittiği bir nokta beklemek boşunadır. "Şu iş bitsin, rahatlayacağım" cümlesi, ayetin tarif ettiği yapıya aykırıdır — çünkü rahatlama, zorluğun dışına çıkmak demektir ve dışarısı yok.
- "Ey insan! Sen Rabbine doğru didinip duruyorsun (kâdihun) ve sonunda O'na kavuşacaksın" (İnşikâk 84/6). Kedh kökü: çalışıp yıpranmak, tırmalanarak yol almak. Aynı teşhis, başka bir kelimeyle.
- "Annesi onu zorlukla taşıdı, zorlukla doğurdu" (Ahkâf 46/15).
- Âdem'e cennette söylenen uyarının içeriği de dikkat çekicidir: "Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşersin" (Tâhâ 20/117). Buradaki fiil şekâ köküdür ve zahmet bildirir. Yani cennetin dışına çıkmanın tarifi, doğrudan zahmete girmektir.
Bu son ayet, Beled 90/4'ün bir tür arka planı gibi okunabilir: insanın bulunduğu yer, tanımı gereği zahmet yeridir.
Kebed tenvinli, yani belirsiz: "bir zorluk". Asr sûresindeki husrin gibi, burada da belirsizlik büyütme bildirir — türü ve sınırı çizilmemiş bir zorluk.
Ve bu belirsizlik bir iş daha yapıyor: zorluğun cinsi söylenmiyor. Bedenî mi, iktisadî mi, ahlâkî mi, ilişkisel mi? Metin ayırmıyor. Herkesin kendi zorluğu, ayetin tarif ettiği zorluktur.
Bu ayetten "öyleyse zorluğu azaltmaya çalışmak boşunadır" sonucu çıkarılamaz — ve sûrenin kendisi buna izin vermez. Çünkü sûre birkaç ayet sonra tam olarak başkasının zorluğunu azaltmayı emredecektir: köleyi çözmek, açı doyurmak.
Yani ayet bir kaderci teslimiyet kurmuyor. Kurduğu şey şudur: zorluk ortadan kalkmaz, ama paylaşılabilir. Sûrenin ikinci yarısı bu paylaşımın adıdır. Dördüncü ayet teşhisi koyar, on üçüncü ayet ne yapılacağını söyler.