أَلَمْ نَجْعَل لَّهُۥ عَيْنَيْنِ • وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ
Bu, Kur'an'ın sık kullandığı bir yöntemdir: iddiayı reddetmek yerine, iddia sahibinin dayanağını elinden almak. Adam görme ve bilme üzerinden konuşuyor; ayet ona görme kabiliyetini kimin verdiğini soruyor.
Mantık şudur: görmeyi veren, görmüyor olamaz. Kur'an bu çıkarımı Mülk sûresinde açıkça kurar. Önce verilen sayılır: "Sizi inşa eden, size kulaklar, gözler ve gönüller veren O'dur" (Mülk 67/23). Ve aynı sûrede soru sorulur: "Yaratan bilmez mi? O Latîf'tir, Habîr'dir" (Mülk 67/14).
Fîl sûresinde işlenen kalıp: e lem + fiil, kuvvetli bir olumlamadır. "Vermedik mi?" = "elbette verdik, ve sen bunu biliyorsun."
Fiil "halaknâ" (yarattık) değil "nec'al" (kıldık, yaptık). Ce'ale fiili Arapçada bir şeyi bir hale getirmeyi, bir işleve koymayı bildirir. Fîl sûresinde iki kez geçmişti: planı boşa çıkarma haline koydu, onları saman haline çevirdi.
Yani ayet organların var edilmesinden değil, bir işlev için düzenlenmesinden söz ediyor. Göz bir madde değil, bir imkândır.
- عَيْنَيْنِ (ayneyn) — iki göz. Tesniye (ikil) kalıbı.
- لِسَانًا (lisânen) — bir dil. Tekil.
- شَفَتَيْنِ (şefeteyn) — iki dudak. Tesniye.
Sayıların belirtilmesi gereksiz görünebilir — insanın iki gözü olduğunu herkes bilir. Ama Arapçada tesniye kalıbı zorunludur; "gözler" demek için ikil kullanılır. Yani sayı vurgusu ayetin kendi tercihi değil, dilin yapısıdır.
Yine de dizinin ritmi dikkat çeker: iki – bir – iki. Ve bu ritim, bir sonraki ayette iki ile devam eder: en-necdeyn, iki yol. Dört öğenin üçü ikil.
Kur'an insan bedeninden söz ederken çeşitli organları anar; burada sadece üçü sayılıyor ve seçim rastgele değil.
Gözler — alma. Bilginin girdiği kapı. İnsanın dış dünyayla kurduğu ilk ilişki. Dil — verme. Bilginin çıktığı kapı. Düşüncenin dışarı aktarılması. Dudaklar — düzenleme. Sesin biçimlendiği ve — bu önemli — kapatılabildiği yer.
Ve dikkat: sûrenin başında adamın bir sözü aktarılmıştı — "Ben yığınla mal harcadım" diyor. O söz, tam olarak bu ayette sayılan aletle söylendi. Ayet, adamın kendi cümlesini kurmasını sağlayan organları ona hatırlatıyor.
Klasik izahlarda dudakların işlevi olarak iki şey anılır: konuşmaya yardım etmek ve ağzı kapatmak — yiyecek ve içeceğin tutulması, ağzın örtülmesi.
Bu ikincisi üzerinde durmaya değer. Dudak, açılan ve kapanan bir kapıdır. Dil sürekli ağzın içindedir; dudak, sözün dışarı çıkıp çıkmayacağına karar veren perdedir.
Sûrenin bağlamında bu anlamlıdır: burada söz söyleyen bir adam var ve söylediği söz kendi aleyhine. Konuşma organları sayılırken, konuşmayı durdurabilecek olanın ayrıca anılması, bir imkânı hatırlatır: söylememek de elindeydi.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, klasik bir nakil olarak değil. Klasik izahlarda dudakların işlevi genellikle daha somut anlatılır.
Bir de şu var: dudaklar, insanın konuşma dışındaki iki temel ifadesini de taşır — gülümseme ve öfke. Ayet bunu söylemiyor; sadece kelimenin taşıdığı alanı not ediyorum.