وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّىٰهَا
Önceki altı yeminin hepsi belirliydi: eş-şems, el-kamer, en-nehâr, el-leyl, es-semâ, el-ard. Hepsinin başında belirlilik takısı var. Yedincide takı yok: nefsin — tenvinli, belirsiz. "Nefse" değil, "bir nefse."
Birincisi — tazim (büyütme). Arapçada belirsizlik bazen küçültme, bazen de tam tersine dehşet ve büyüklük bildirir. Asr sûresindeki husrin (bir zarar) için bunu görmüştük: "öyle bir zarar ki". Burada da: "öyle bir nefis ki." Tarifi yapılamayan, sınırı çizilemeyen bir şey.
İkincisi — umum (kapsayıcılık). Belirsiz isim olumlu bağlamda genellikle tek bir örneği gösterir, ama bazı bağlamlarda cinsin tamamına açılır. Bu okuyuşa göre "bir nefis" = "her nefis". Yemin bir kişiye değil, nefis taşıyan herkese yapılıyor.
Bu iki açıklama birbirini dışlamıyor. Ama ben bir üçüncü şeye dikkat çekmek istiyorum — kendi okumam olarak: belirsizlik, dizinin daralmasını tamamlıyor.
Güneş tektir, ay tektir, gök tektir, yer tektir. Bunlar dünyada birer tane bulunan, herkesin aynısına baktığı şeylerdir; bu yüzden belirlilik takısı alırlar. Nefis ise çoktur ve her birinde ayrıdır. Herkes aynı güneşe bakar; kimse aynı nefse bakmaz. Takının düşmesi, konunun ortak olandan tekil olana geçtiğini gramerin içine yerleştiriyor.
Kök: n-f-s. Bu kökün altında soluk vardır. Nefes — solunan hava. Teneffüs — soluk alıp verme; Kur'an'da sabah için kullanılır: "Soluklandığı zaman sabaha andolsun" (Tekvîr 81/18) — sabah, gecenin sıkışıklığından sonra bir nefes alış gibi tarif edilir. Nefîs — değerli, kıymetli; kendisine rağbet edilen. Münâfese — değerli bir şey için yarışmak; Kur'an'da geçer (Mutaffifîn 83/26).
Bu üçüncü kullanımdan hareketle gelenekte nefsin üç hâli sıkça anılır: emmâre (kötülüğü emreden — Yûsuf 12/53), levvâme (kendini kınayan — Kıyâme 75/2), mutmainne (yatışmış — Fecr 89/27). Üçü de Kur'an'da geçen tabirlerdir; ama Kur'an bunları bir "mertebeler sistemi" olarak sunmaz. Sistemleştirme sonraki dönemin işidir. Kaydediyorum, çünkü faydalı bir tasniftir; ama Kur'an'a ait bir şema gibi sunmuyorum.
Şems'teki nefs bu üçünden hiçbiri değil. Burada nefis, henüz bir yön almadan önceki hâliyle anılıyor: düzenlenmiş ama henüz tercih etmemiş hâliyle.
- سَوَاء (sevâ') — eşit, aynı. "Onlar için birdir (sevâün aleyhim)" (Bakara 2/6).
- مُسْتَوٍ (müstevî) — düz, dengeli.
- تَسْوِيَة (tesviye) — düzleştirme, dengeleme. Türkçede inşaat dilinde hâlâ kullanılır: zemini tesviye etmek.
- سِوَى (sivâ) — başka, gayrı. (İkinci bir anlam dalı.)
II. babda (sevvâ) fiil geçişli ve yoğun hale gelir: bir şeyin parçalarını birbirine denk getirmek, oranlarını tutturmak, tam ve kusursuz hale getirmek.
Türkçeye "düzeltmek" diye çevirmek yetersiz kalıyor. Kelimenin anlattığı iş, bir şeyin parçalarını doğru orana koymaktır. Bir binanın duvarlarını şakule getirmek, bir terazinin iki kefesini dengelemek, bir heykelin uzuvlarını birbirine uygun ölçüde yapmak — hepsi tesviyedir.
Bu ayetlerin hepsinde ortak bir sıra var: önce yaratma, sonra tesviye, sonra ruh üflenmesi ya da bir kabiliyet verilmesi. Yani tesviye, ham maddenin iş görür hale getirilmesi aşamasıdır.
Buradan çıkan sonuç sûrenin merkezine oturuyor: nefis, kusurlu ya da bozuk yaratılmamıştır. "Sevvâhâ" denen şey, dengeye getirilmiş demektir. İnsanın içindeki kötülük imkânı bir üretim hatası değildir; dengenin bir parçasıdır.
Bu, sonraki ayeti anlamak için zorunlu bir zemin. Eğer nefis bozuk yaratılmış olsaydı, kötülük onun kusuru olurdu ve sorumluluk kalkardı. Ayet bunu kapatıyor: nefis dengeli yapıldı — ve dengeli olduğu için iki yöne de eğilebiliyor.
Bir de şunu not etmek gerekiyor: aynı fiil sûrenin sonunda, 14. ayette bir daha gelecek — bu sefer bir kavmin helâki için: "fe-sevvâhâ". Aynı kelimenin sûrenin iki ucunda bulunması tesadüf gibi durmuyor; oraya geldiğimizde üzerinde duracağız.