وَسَيُجَنَّبُهَا ٱلْأَتْقَى ٱلَّذِى يُؤْتِى مَالَهُۥ يَتَزَكَّىٰ
Ve seyücennebühe'l-etkâ Ellezî yü'tî mâlehû yetezekkâ "En çok korunan ise ondan uzak tutulacak — o ki malını verir, arınmak için."
Kök: ج-ن-ب. Somut anlamı yan, böğür. Cenb — bir şeyin yanı. Cânib — taraf. Aynı kökten ecnebî (yabancı — yandaki, dışarıdaki) gelir.
II. babda جَنَّبَ — bir şeyi yana almak, uzak tutmak. Aynı kök İbrâhîm'in duasında da "uzak tutma" talebiyle geçer: "Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut" (İbrâhîm 14/35) — oradaki fiil I. babdadır, ama istenen iş aynıdır.
Görüntü şu: kişi ateşin yanından geçirilir; ateşe temas etmez. Kurtuluş, ateşin yok edilmesi değil; kişinin oradan yan tarafa alınması.
Kök و-ق-ي Şems 91/8'de ve bu sûrenin beşinci ayetinde ele alındı.
el-Eşkâ için söylenen ism-i tafdîl tartışması burada da geçerli: kelime mutlak vasfı bildiriyor olabilir ("korunan"), ya da bir üstünlük bildiriyor olabilir ("en çok korunan").
| ٱلْأَشْقَى | ٱلْأَتْقَى |
|---|---|
| Kök: ş-k-v — bedbahtlık, zahmet | Kök: v-k-y — koruma, siper |
| Fiil: kendisi ateşe girer (etken) | Fiil: ateşten uzak tutulur (edilgen) |
| Vasfı: yalanladı ve yüz çevirdi | Vasfı: malını verir, arınmak için |
| Şems 91/12'de aynı kelime: deveyi kesen | Şems 91/9'da aynı kök: takvâhâ |
Fiilin kipi değişti. On altıncı ayette fiiller mâzî idi (kezzebe, tevellâ — yalanladı, yüz çevirdi). Burada muzâri: يُؤْتِي — "verir, vermektedir".
Bu fark anlamlı. Yalanlama ve yüz çevirme tamamlanmış eylemler olarak; verme ise süregiden bir eylem olarak veriliyor. Vermek bitmiş bir iş değil, devam eden bir hâl.
آتَى fiili (kök: أ-ت-ي, IV. bab) "vermek" demektir ve Kur'an'da zekât için özellikle kullanılır: "namazı kılın, zekâtı verin" (Bakara 2/43 ve pek çok yerde — âtü'z-zekât).
مَالَهُ — "malını". Beşinci ayette nesne söylenmemişti (a'tâ — verdi); burada söyleniyor. Sûre, açık bıraktığı şeyi sonunda somutlaştırıyor.
Kök: م-و-ل. Mâl, Arapçada asıl olarak sahip olunan şey demektir; kelimenin meyl (eğilim) ile aynı kökten geldiği yolunda bir açıklama nakledilir — gönlün ona meyletmesi sebebiyle. Bu etimoloji kesin değildir; kaydediyorum ama üzerine hüküm kurmuyorum.
Kök: ز-ك-و — Şems 91/9'da ele alındı: temizlik ve büyüme birlikte. Zekât aynı kökten.
Şems'te fiil II. babda idi: zekkâhâ — "onu arındırdı" (geçişli, nesnesi nefis). Burada V. babda: yetezekkâ — "arınır, arınmaya çalışır" (dönüşlü).
Şems soyut hükmü koydu, Leyl içini doldurdu. Ve doldurduğu şey iktisadîdir: nefsi arındırmak, maldan çıkarmakla oluyor.
Bu bağ dilin kendisinde zaten hazır duruyordu. Zekât kelimesi, bu kökten türemiştir ve maldan çıkarılan payın adıdır. Yani "arınma" ile "maldan verme" arasındaki bağ, Kur'an'ın kurduğu bir metafor değil; kelimenin içinde duran bir şey.
| Okuyuş | Anlam |
|---|---|
| Hâl | "Arınmakta olduğu halde malını verir" |
| Gaye (mef'ûlün leh) | "Arınmak için malını verir" |
| İkinci haber | "Malını verir, arınır" — iki ayrı iş |
İkinci okuyuş yaygındır ve sonraki iki ayetle uyumludur, çünkü orada verme sebebi tartışılacak. Ama üçüncü okuyuşun da bir gücü var: vermek ve arınmak iki ayrı iş değil, aynı işin iki adı.