أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
Duhâ 6'daki kalıbın aynısı: hemze (soru) + lem (olumsuzluk). İşlevi bilgi istemek değil, muhataba kendi hayatından "evet" dedirtmek.
İki sûrenin aynı edatla açılan aynı hamleyi yapması, bağın en görünür işaretlerinden biridir. Duhâ "seni yetim bulup barındırmadı mı" diye sormuştu; İnşirâh "göğsünü açmadık mı" diye soruyor.
Duhâ'da fiiller gâib kipindeydi: yecidke, âvâ, hedâ, ağnâ — "buldu", "barındırdı". Ve özne, açıkça anılan bir isimle veriliyordu: Rabbüke — "Rabbin".
İnşirâh'ta fiiller mütekellim çoğul: neşrah, vada'nâ, rafa'nâ — "açmadık mı", "indirdik", "yükselttik". Nûn-u azamet (yüceltme çoğulu).
Bu, iltifattır — hitabın ya da kipin yön değiştirmesi. Ve yönü bellidir: uzaktan yakına. "Rabbin seni buldu" cümlesiyle "biz senin göğsünü açtık" cümlesi aynı bilgiyi verebilir, ama aynı mesafeden verilmez.
İki sûre birlikte okunduğunda ortaya bir hareket çıkıyor: önce üçüncü şahısla anlatılan, sonra birinci şahısla söyleniyor. Sûre bitiminde yine "Rabbine" denerek gâibe dönülecek (8. ayet) — yani mesafe kapanıp tekrar açılıyor. Bu okuma benim tasnifimdir.
Kök: ش-ر-ح. Sözlüklerin verdiği somut anlam şudur: eti yayıp açmak, ince dilimlere ayırarak genişletmek. Şerahtü'l-lahm — eti dilimleyip yaydım.
- Bir şeyi açmak, genişletmek. Kapalı olanı yaymak.
- Bir sözü açmak. Türkçedeki şerh — bir metnin açıklanması — tam olarak budur. Kapalı duran bir metni açıp yaymak, katlarını görünür hale getirmek.
Bu ikinci anlam, şu anda okunan metnin kendisini adlandırıyor. Tefsir, bir tür şerhtir; ve sûrenin ilk kelimesi o işin adıdır. Bunu bir tesadüf olarak not ediyorum, bir iddia olarak değil — ama kelimenin kendi işini adlandırması dikkat çekicidir.
- مَصْدَر (masdar) — çıkış yeri, kaynak. Gramerde fiilin türediği kök isim.
- صَدَرَ (sadara) — çıktı, sudur etti. Zilzâl 99/6: "O gün insanlar bölük bölük çıkarlar."
- صَدْر (sadr) — bir topluluğun ya da bir işin ön tarafı, başı.
Göğüs, bedenin öne çıkan kısmıdır. Ama Kur'an'da sadr, anatomik bir parçadan fazlasıdır: gizlinin, niyetin ve duygunun yeridir.
"Göğüslerin içindekini bilir" (Âl-i İmrân 3/154; ayrıca Mülk 67/13, Hûd 11/5). Ve en açık tarif: "Gözler kör olmaz; asıl kör olan, göğüslerdeki kalplerdir" (Hac 22/46).
"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü daralmış, sıkışmış kılar — sanki göğe tırmanıyormuş gibi."
Ayet, açılmanın karşısına daralmayı koyuyor; ve daralmayı bir benzetmeyle anlatıyor: göğe tırmanan biri gibi.
Benzetme fizikî bir gözleme dayanıyor: yükseldikçe nefes daralır. Bunu bir "bilimsel mucize" iddiası olarak sunmuyorum — irtifada nefesin daralması, dağlık bölgede yaşayan ya da tırmanan herkesin bildiği bir şeydir ve Arap Yarımadası'nda bilinmesi için özel bir bilgi gerekmez. Kaydettiğim şey daha basit: ayet, iç sıkıntıyı bedensel bir tarifle anlatıyor, ve seçtiği tarif nefesle ilgili.
İkinci ayet önemli bir denge kuruyor: "şerh" nötr bir fiildir. Göğüs açılabilir; belirleyici olan, neye açıldığıdır. Genişleme kendi başına bir erdem değildir.
"Rabbim, göğsümü aç; işimi kolaylaştır; dilimdeki düğümü çöz ki sözümü anlasınlar" (Tâhâ 20/25-28).
Ve duanın ikinci maddesine dikkat: "ve yessir lî emrî" — "işimi kolaylaştır". Kök ي-س-ر, yani yüsr. İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı ayetlerinin anahtar kelimesi.
Yani Mûsâ'nın duasının ilk iki maddesi ile İnşirâh'ın birinci ve beşinci ayetleri aynı iki kavramı taşıyor: şerh ve yüsr. Bu örtüşme, kelimelerin kök düzeyinde birebir aynı olması bakımından tartışmasızdır. Ondan çıkarılacak sonucun ne olduğu ise yorumdur — burada kaydettiğim şey, iki metnin aynı iki kavramı aynı sırayla kullanmış olması.
Bu, fiilin muhatabın lehine yapıldığını ayrıca kaydeden bir eklemedir. Ve dördüncü ayette aynı ekleme tekrarlanacak: ve rafa'nâ leke zikrak. İkinci ayette ise farklı bir edat gelecek: ve vada'nâ anke vizrak — "senden".
Bu, sûrenin ilk dört ayetinin bir mekân şeması üzerine kurulduğunu gösteriyor: içerisi genişletildi, üstündeki alındı, adı yukarı çıkarıldı.
Siyer ve hadis kaynaklarında, Peygamber'in göğsünün fiilen yarıldığına dair rivayetler nakledilir — bir kısmı çocukluk dönemine, bir kısmı İsrâ gecesine bağlanır. Bu rivayetlerin bir bölümü sahih mecmualarda yer alır.
Bir kısım müfessir bu ayeti o olaya bağlamıştır. Burada dikkatli olmak gerekiyor ve iki şeyi ayırmak zorundayım:
Rivayetlerin varlığı ayrı bir mesele, ayetin lafzı ayrı bir mesele. Ayette fizikî bir yarılmaya delalet eden bir kelime yoktur. Ve şerh-i sadr ifadesi Kur'an'ın diğer bütün kullanımlarında manevîdir — En'âm 6/125, Zümer 39/22, Nahl 16/106, Tâhâ 20/25. Dördünde de kastedilen, göğsün açılıp genişlemesi anlamında bir iç hâldir.
Dolayısıyla ayeti o rivayete bağlamak bir tefsir yorumudur, metnin gereği değildir. Rivayeti reddetmiyorum; ayetin onu anlattığını da söylemiyorum.