كَلَّآ إِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ لَيَطْغَىٰٓ
Sûrenin menteşe kelimesi. Üç kez geçiyor: 6, 15 ve 19. ayetlerde. Sûrenin ikinci yarısı bu kelimeyle açılıyor, tehdit bu kelimeyle başlıyor, ve son ayet yine bu kelimeyle geliyor.
| Görüş | İzah | Kimlere nispet edilir |
|---|---|---|
| Yalnızca redd ve zecr (reddetme ve caydırma) | "Hayır, öyle değil!" — önceki bir düşünceyi ya da tavrı reddeder | Sîbeveyh ve Basra dilcileri |
| Bazen tahkîk (elbette, gerçekten) | Bir cümleyi pekiştiren başlangıç edatı olarak da kullanılır | Kisâî ve bazı Kûfe dilcileri |
Birinci görüş yaygın olandır. Bu ayette de redd anlamı bağlama uyuyor — ama neyin reddedildiği sorusu açık kalıyor, çünkü öncesinde reddedilecek bir söz yok.
Klasik izahlardan biri şudur: reddedilen şey söylenmemiş, ama tarif edilmiştir. Beş ayet boyunca insana her şeyin verildiği anlatıldı; kellâ bu tabloya rağmen insanın tuttuğu yolu reddediyor. Yani "hayır" bir cümleye değil, bir davranışa söyleniyor.
Kur'an içindeki dağılımı. Bu kelime Kur'an'da otuzdan fazla yerde geçer ve dikkat çekici bir özelliği vardır: geçtiği yerlerin tamamı mushafın ikinci yarısındaki sûrelerdedir ve hepsi Mekkî sûrelerdir. Bu gözlem klasik kaynaklarda kaydedilir. Sebebi olarak şu söylenir: kelime keskin bir reddetme edatıdır ve Mekke'nin polemik ortamına aittir. Kesin sayıyı vermiyorum; ama dağılımın bu yönde olduğu doğrudur.
Cümle inne ile başlıyor ve haberin başına lâm geliyor: inne'l-insâne le-yatğâ. Arapçada bu, en güçlü pekiştirme yapılarından biridir. İki tekid edatı yan yana.
Tekid Arapçada boşuna kullanılmaz; muhatabın inkâr ya da tereddüt halinde olduğunu varsayar. Yani cümle şunu ima ediyor: bu tespit itiraz görecek bir tespittir. Kimse kendisi için "ben azgınım" demez. Sûre bunu bilerek konuşuyor.
Fiil muzâridir: yatğâ. Süreklilik ve yenilenme bildirir. "Bir kez azdı" değil; azma eğilimi sürekli işleyen bir şeydir.
Bunun Kur'an içinden çok temiz bir delili var: "Su taştığında (tağa'l-mâ'), sizi akıp giden gemide taşıdık" (Hâkka 69/11). Burada kelime Nûh tufanındaki suyu anlatır ve hiçbir ahlakî anlam taşımaz; sadece suyun sınırını aşmasıdır.
Kökün ahlakî kullanımı bu somut görüntüden gelir. Tuğyan, bir varlığın kendi sınırını aşmasıdır. Su, yatağını aştığında taşkın olur; taşkın su artık besleyen değil, yıkan sudur. Aynı su, aynı miktarda ama yatağının içinde kaldığında hayattır.
Bu görüntü, kelimenin bütün yükünü açıklıyor: azgınlık, kötü bir şeye sahip olmak değil; iyi bir şeyi kendi sınırının dışına taşırmaktır. Güç kötü değildir, sınırsız güç azgınlıktır. Bilgi kötü değildir, hesap vermeyen bilgi azgınlıktır.
Kur'an'da tuğyanın simgesi. Bu kök, Kur'an'da en çok Firavun için kullanılır: "Firavun'a git; o azdı (innehû tağâ)" (Tâhâ 20/24; Nâziât 79/17). Ve Firavun'un azgınlığının içeriği Nâziât'ta veriliyor: "Ben sizin en yüce rabbinizim dedi" (79/24).
Yani tuğyanın en uç noktası, kendini rab konumuna koymaktır. Ve dikkat: Alak sûresi Rab kelimesiyle başlamıştı. İlk ayette insana Rabbi tanıtılıyor; altıncı ayette insanın bu tanıtımı reddedip kendini o yere koyma eğilimi anlatılıyor. Sûre içindeki bu bağ, kelimelerin kendisinde duruyor.
Bu teşhislerin ortak özelliği şudur: hemen hepsinin ardından bir istisna gelir. Asr'da: "iman edip iyi işler yapanlar hariç." Meâric'te: "namaz kılanlar hariç." Yani Kur'an insanı bir kader olarak değil, bakımsız bırakıldığında ne olacağı olarak tarif eder.
Alak sûresinde bu istisna açıkça yazılmaz; ama sûrenin son ayeti onun yerine geçer: "secde et ve yaklaş." Teşhis konmuş, tedavi de en sona konmuştur.
STYLE gereği not edilmesi gereken bir şey daha: ayet bir grup, bir sınıf, bir kesim tarif etmiyor. Bir eğilim tarif ediyor. Kim o eğilimin peşine düşerse ayet ondan söz ediyordur.