إِذَا زُلْزِلَتِ ٱلْأَرْضُ زِلْزَالَهَا
Arapçada gelecekle ilgili şart kurmanın iki temel aracı vardır ve aralarındaki fark bu sûrenin ilk kelimesinde iş görüyor.
إِنْ ihtimalli olan için kullanılır: olabilir de olmayabilir de. إِذَا ise gerçekleşmesi kesin olan, sadece zamanı bilinmeyen şeyler için kullanılır. Bu yüzden إذا aslında bir zaman zarfıdır; şart anlamını sonradan yüklenmiştir. Türkçede ikisini de "eğer" ya da "-dığında" ile karşılarız ve fark kaybolur.
Kur'an'ın kıyamet sûrelerinin neredeyse tamamı bu edatla açılır: "Güneş dürüldüğünde" (Tekvîr 81/1), "Gök yarıldığında" (İnfitâr 82/1), "Gök çatladığında" (İnşikâk 84/1), "Vâkıa gerçekleştiğinde" (Vâkıa 56/1). Hepsinde aynı tercih var: olay tartışmaya açılmıyor, zamanı bekleniyor.
Kök: ز-ل-ز-ل. Bu, Arapçada mudâ'af rubâ'î denen türden bir köktür: iki harfli bir çekirdeğin (zel) ikilenmesiyle kurulmuş dört harfli kök. Dilcilerin büyük kısmı bunu ز-ل-ل kökündeki zelle (kaymak, ayağın kayması) fiiline bağlar; zelle (sürçme) ve zelûl kelimeleri aynı ailedendir.
Arapçada bu ikilenmiş kökler bir işi görür: tekrarlanan, gidip gelen, salınan hareketi ve o hareketin çıkardığı sesi anlatırlar. Örnekler bunu açıkça gösterir:
Bu son örnek bu tefsirde daha önce işlendi: Nâs sûresindeki vesvese kelimesinin ikilenmiş yapısı, fısıltının tek seferlik değil sürekli olduğunu gösteriyordu. Zelzele de aynı gramerdedir: tek bir darbe değil, kesilip yeniden başlayan, salınan bir hareket.
Yani kelimenin yapısı, anlattığı şeyin biçimini taşıyor. Bir deprem tek bir sarsıntı değildir; tekrarlanan bir dalgadır. Kök de öyle kurulmuştur: zel-zel.
Bunu bir mucize iddiası olarak değil, Arapçanın işleyen bir kuralının burada yerinde kullanılması olarak kaydediyorum. Aynı kural salsâl, ka'ka'a, hemheme gibi onlarca kelimede aynı şekilde çalışır.
Bu, sûrenin ilk ayetinde bilerek bırakılmış bir boşluktur — ve boşluk beşinci ayette kapanacaktır: "çünkü Rabbin ona vahyetmiştir." Yani fâil dört ayet boyunca söylenmez, sonra tek bir cümlede verilir. Sahne önce failsiz kurulur; şaşkınlık önce yaşanır; açıklama sonra gelir.
Bir okuyuş daha var ve kaydedilmeye değer: meçhul kalıp, olayın yerin kendi işi olmadığını baştan bildirir. Yer sarsılıyor, ama sarsılmayı kendisi başlatmıyor.
زِلْزَال mef'ûl-i mutlaktır: fiilin mastarının, fiili pekiştirmek ya da nitelemek için tekrar edilmesi. Türkçede karşılığı yoktur; "sarsıldı bir sarsılışla" gibi bir şey. Ama buradaki mastar boş bırakılmamış, bir zamire izafe edilmiş: zilzâle-hâ — "onun sarsıntısı", yerin kendi sarsıntısı.
| İzah | Ne demek |
|---|---|
| Ona ait olan, ona mahsus sarsıntı | Her varlığın kendine ait bir sonu vardır; bu, yere ait olanıdır |
| Kendisi için takdir edilmiş, ölçüsü belirlenmiş sarsıntı | Rastgele değil, önceden tayin edilmiş bir hareket |
| Kendisinden beklenen, hak ettiği sarsıntı | Yerin kapasitesinin tamamı; daha fazlası olamaz |
| Bilinen, vaat edilmiş o sarsıntı | Muhataba yeni bir şey haber verilmiyor; sözü edilmiş olana işaret ediliyor |
Bu izahlar birbirini dışlamıyor. Ortak yaptıkları iş şudur: sarsıntıyı sahipli hale getirmek. İzafet olmasaydı ("yer sarsıldığında") ortada sadece bir olay olurdu. İzafetle birlikte olay, yerin tarihine ait, ona ayrılmış, ölçüsü belli bir hadise oluyor.
Bunun günlük hayattaki depremlerden ayrıldığı nokta da burada. Bilinen depremler yerin bir parçasında olur ve yerin kendisine bir şey yapmaz. Bu ayet, yeryüzünün bir yerinden değil, yerin kendisinden söz ediyor: sarsıntı artık yerin üzerinde değil, yerin kendisinde.
Kelimenin ilk harekesi konusunda fark nakledilmiştir: زِلْزَال (kesreli) ve زَلْزَال (fethalı). Arapçada bu vezinlerden kesreli olanı çoğunlukla mastar, fethalı olanı isim sayılır; ama dilciler ikisinin de mastar olabileceğini kaydeder. Anlamda pratik bir fark doğurmuyor. Hangi imama hangi okuyuşun ait olduğunu kesin veremediğim için isim vermiyorum.
- "Ey insanlar! Rabbinizden korkun; kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir" (Hac 22/1). Aynı kök, aynı olay; orada sarsıntının büyüklüğü söylenir, burada sahibi söylenir.
- "Ve sarsıldılar, öyle bir sarsıldılar ki…" (Ahzâb 33/11). Burada sarsılan yer değil, insanlardır — Hendek kuşatmasındaki durum anlatılır. Kök, fizikî sarsıntıdan psikolojik sarsıntıya kayabiliyor.
- "Sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokundu, öyle sarsıldılar ki…" (Bakara 2/214). Yine insanların sarsılması.
Bu dağılım şunu gösteriyor: kök, bir şeyin oturduğu zeminden koparılmasını anlatıyor. Zemin fizikî de olabilir, zihnî de.