وَمَا كَانَ هَٰذَا ٱلْقُرْءَانُ أَن يُفْتَرَىٰ مِن دُونِ ٱللَّهِ … أَمْ يَقُولُونَ ٱفْتَرَىٰهُ قُلْ فَأْتُوا۟ بِسُورَةٍ مِّثْلِهِۦ · بَلْ كَذَّبُوا۟ بِمَا لَمْ يُحِيطُوا۟ بِعِلْمِهِۦ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُۥ
"Bu Kur'an, Allah'tan başkası tarafından uydurulmuş olamaz; aksine, kendinden öncekini doğrulayan ve kitabı ayrıntılı açıklayandır — âlemlerin Rabbinden gelmiş, kendisinde şüphe bulunmayan bir kitaptır. · 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Öyleyse onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka gücünüzün yettiği kim varsa çağırın — doğru söylüyorsanız.' · Hayır! Bilgisini kuşatamadıkları ve henüz te'vili kendilerine gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamıştı. Bak, zalimlerin sonu nasıl oldu."
Bu meydan okuma dizinde Bakara 2/23 ve Tûr 52/34'te işlendi ve orada Kur'an'daki üç ölçeği tablolanmıştı: bir söz (Tûr 52/34), on sûre (Hûd 11/13), bir sûre (Bakara 2/23; Yûnus 10/38).
Ve orada düşülen kayıt burada da geçerlidir ve tekrarlıyorum: "bu sûrelerin nüzul sırası kesin olarak bilinmediğinden, 'önce çok istendi sonra aza indi' şeklindeki kronolojik kurgu bir varsayımdır."
Buraya ait olan ek şudur: ve'd'û meni'steta'tüm min dûnillâh — "gücünüzün yettiği kim varsa çağırın". Yani meydan okuma tek kişiye değil, bir topluluğa açılıyor.
Lem yuhîtû bi-ilmihî — "bilgisini kuşatamadılar". ح-و-ط kökü yirmi ikinci ayette geçmişti: uhîta bihim — kuşatıldılar. Aynı kök, biri denizde insanın kuşatılması, öteki insanın bilgiyi kuşatamaması. Bunu bir lafız gözlemi olarak kaydediyorum.
Ve Bakara 2/255'te ve lâ yuhîtûne bi-şey'in min ilmihî işlenmişti — orada da aynı kök, ilmin sınırı için kullanılıyordu. Oraya dayanıyorum.
أ-و-ل kökü: bir şeyin döndüğü asıl, varacağı yer. Te'vîl — bir şeyin sonunda vardığı gerçek karşılık. Kelimenin buradaki anlamı üzerinde klasik tefsirlerde ihtilaf vardır:
| Okuma | Te'vîl ne |
|---|---|
| 1 | Haber verilen şeylerin gerçekleşmesi — vaat ve tehdidin çıkması |
| 2 | Metnin tam olarak anlaşılması — mananın açılması |
İki okuma da nakledilir; tercih dayatmıyorum. Kelimenin kökü ("varılan yer") her ikisine de elverişlidir.
Ve lemmâ edatı kaydedilmelidir: lemden farklı olarak "henüz olmadı, ama beklenir" bildirir. Yani cümle, te'vilin geleceğini ima ediyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bu edattır: yalanlama, bekleme süresi dolmadan verilmiş bir hükümdür. Ve sûre bunu ellinci-elli birinci ayetlerde bir sahneyle gösterecek: te'vil geldiğinde iman ediliyor, ama vakit geçmiş oluyor.
وَمِنْهُم مَّن يُؤْمِنُ بِهِۦ وَمِنْهُم مَّن لَّا يُؤْمِنُ بِهِ (40) — STYLE gereği bir kayıt: ayet muhatapları toptan bir hükme bağlamıyor; ayrım yapıyor. Ra'd 13/36 ve Ankebût 29/47'de aynı hassasiyet işlendi; oraya dayanıyorum.