وَإِن كَذَّبُوكَ فَقُل لِّى عَمَلِى وَلَكُمْ عَمَلُكُمْ … أَفَأَنتَ تُسْمِعُ ٱلصُّمَّ … أَفَأَنتَ تَهْدِى ٱلْعُمْىَ · إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَظْلِمُ ٱلنَّاسَ شَيْـًٔا وَلَٰكِنَّ ٱلنَّاسَ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
"Seni yalanlarlarsa de ki: 'Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.' · Onlardan seni dinleyenler var. Ama sen sağırlara — üstelik akletmiyorlarsa — işittirebilir misin? · Onlardan sana bakanlar var. Ama sen körlere — üstelik görmüyorlarsa — yol gösterebilir misin? · Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmediyorlar."
Ayrışma cümlesi. Dizinde birçok yerde geçti (Kâfirûn, Zümer 39/15 ve 39/39'da i'melû … innî âmil, Kasas 28/55). Oraya dayanıyorum.
Buraya ait olan, cümlenin ikinci yarısıdır: entüm berîûne mimmâ a'melü ve ene berîün mimmâ ta'melûn.
Ve simetri kaydedilmelidir: cümle iki yönde de aynı kelimeyle kuruluyor. Yani ayrışma tek taraflı bir reddediş değil, karşılıklı bir sınır bildirimi.
| Ayet | Kim var | Soru | Kalıp |
|---|---|---|---|
| 42 | Men yestemiûne ileyk — dinleyenler | E-fe-ente tüsmiu's-summ | Dinlemek ≠ işitmek |
| 43 | Men yenzuru ileyk — bakanlar | E-fe-ente tehdi'l-umy | Bakmak ≠ görmek |
Ve iki ayette de zamir öne alınmış: e-fe-ente. Arapçada bu takdim tahsis bildirir: "sen mi?" — yani bu iş senin işin değil.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bu takdimdir: iki ayet de fiilin imkânsızlığını değil, failin yanlış yerde arandığını söylüyor. Nitekim doksan dokuzuncu ayette aynı kalıp bir kez daha gelecek: e-fe-ente tükrihü'n-nâs.
Ve iki ayet arasındaki fark kaydedilmelidir: dinleme ve bakma gerçekleşiyor (yestemiûne, yenzuru). Eksik olan sonuç. Yani sorun ulaşmama değil, ulaştığı yerde karşılık bulmama. Bakara 2/74'te kaydedilen ölçü burada işliyor: "mesele bilginin ulaşıp ulaşmadığı değil, ulaştığı yerin onu alıp almadığıdır."
وَلَوْ كَانُوا۟ لَا يَعْقِلُونَ / وَلَوْ كَانُوا۟ لَا يُبْصِرُونَ — ve iki ayetin sonundaki kayıt farklıdır ve bu kaydedilmeye değer.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: sağırlığa eklenen şey akıl, körlüğe eklenen şey yine görmedir. Yani işitme kaybının telafisi akıl olabilirdi; ayet o kapıyı da kapatıyor. Bu izahı dilcilerin kaydettiği yönde veriyorum, kesin bir hüküm olarak değil.
إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَظْلِمُ ٱلنَّاسَ شَيْـًٔا (44) — ve cümle, yirmi üçüncü ayetteki hükümle birleşiyor: innemâ bağyüküm alâ enfüsiküm. İki ayet aynı yönü gösteriyor: sonuç failine dönüyor.