ثُمَّ بَعَثْنَا مِنۢ بَعْدِهِۦ رُسُلًا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ فَجَآءُوهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَمَا كَانُوا۟ لِيُؤْمِنُوا۟ بِمَا كَذَّبُوا۟ بِهِۦ مِن قَبْلُ
"Sonra onun ardından, kendi kavimlerine elçiler gönderdik. Onlara apaçık deliller getirdiler; ama daha önce yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi. İşte haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz."
Ayet, on üçüncü ayetin cümlesini tekrarlıyor: ve câethüm rusülühüm bi'l-beyyinâti ve mâ kânû li-yü'minû. Sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
| Okuma | Ne diyor |
|---|---|
| 1 | İlk yalanlamanın devamı — bir kez yalanladıkları için sonra da iman etmediler |
| 2 | Atalarının yalanladığı — önceki nesillerin reddettiği şey |
| 3 | Elçi gelmeden önce reddettikleri — hazır bir ret tutumu |
Ve ortak nokta kaydedilmeye değer: ayet, iman etmemeyi delilin yetersizliğine değil, önceden alınmış bir tutuma bağlıyor. Ve bu, otuz dokuzuncu ayetin teşhisiyle örtüşüyor: bilgisini kuşatamadıkları şeyi yalanladılar.
نَطْبَعُ عَلَىٰ قُلُوبِ ٱلْمُعْتَدِينَ — ط-ب-ع kökü: mühürlemek, damga basmak. Kök dizinde işlendi (Muhammed 47/16, Câsiye 45/23); tekrarlamıyorum.
Ve dizim kaydedilmelidir: mühürlenen kalpler mu'tedînin kalpleridir — kök ع-د-و: haddi aşmak. Yani mühür, bir vasfın ardından geliyor; vasıfsız bir gruba değil.