وَلَا تَرْكَنُوٓا۟ إِلَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ فَتَمَسَّكُمُ ٱلنَّارُ
"Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur; sonra yardım da göremezsiniz."
Rükn: bir binanın köşesi, dayanağı, en sağlam yeri. Rükûn — bir şeye dayanmak, ona yaslanmak, meyletmek.
Ve kelime bu sûrede daha önce geçmişti: 11/80'de Lût ev âvî ilâ rüknin şedîd — "sağlam bir dayanağa sığınabilseydim" demişti.
İki kullanım aynı sûrede, otuz üç ayet arayla duruyor ve aynı köktendir. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre önce dayanak arayan bir elçiyi gösteriyor, sonra hangi dayanağın olamayacağını söylüyor.
Fiilin şiddeti kaydedilmelidir: yasak rükûn — yani "olmak" değil, "yaslanmak". Dilciler bunu en küçük meyil diye açıklar. Ve karşılığı fe-temessekümü'n-nâr — "dokunur", yani bu da en hafif temas fiilidir.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir: cümle iki uçta da en az olanı seçiyor — en hafif meyil, en hafif temas. Ölçü, ölçüyle karşılanıyor.
Tarafeyi'n-nehâr — gündüzün iki ucu; zülefen mine'l-leyl — gecenin yakın saatleri (ز-ل-ف: yaklaşmak).
Müfessirler bu vakitlerin hangi namazlara karşılık geldiğinde ayrılır; tefsirimizde fıkhî tayin yapılmıyor. Ancak İsrâ 17/78 (ekımi's-salâte li-dülûki'ş-şemsi ilâ ğasakı'l-leyl) ve Tâhâ 20/130'da (ve sebbih … kable tulûi'ş-şemsi ve kable ğurûbihâ) benzer vakit tarifleri işlendi.
Cümlenin kapsamı üzerinde müfessirler ayrılır — hangi kötülükleri, hangi şartlarda. Fıkhî hüküm verilmiyor. Ancak dizim kaydedilmelidir: cümle, namaz emrinin hemen ardından ve zulmedenlere meyletme yasağının hemen ardından geliyor. Yani bir yasağın peşine bir imkân konuyor.
ذَٰلِكَ ذِكْرَىٰ لِلذَّٰكِرِينَ — aynı kök iki kez: zikrâ ve zâkirîn. Hatırlatma, hatırlayana hatırlatmadır.
وَٱصْبِرْ فَإِنَّ ٱللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ ٱلْمُحْسِنِينَ (115) — ve sabır emri, sûrenin kıssa bölümünde defalarca gösterilen şeyin adıdır. Kalıp Yûsuf 12/90'da (innehû men yettekı ve yasbir fe-innallâhe lâ yudîu ecre'l-muhsinîn) işlendi.