وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِۦ وَهَمَّ بِهَا لَوْلَآ أَن رَّءَا بُرْهَٰنَ رَبِّهِۦ كَذَٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ ٱلسُّوٓءَ وَٱلْفَحْشَآءَ إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُخْلَصِينَ
Ve le-kad hemmet bihî ve hemme bihâ levlâ en raâ burhâne rabbih · Kezâlike li-nasrife anhü's-sûe ve'l-fahşâ' · İnnehû min ıbâdine'l-muhlasîn
"Andolsun, kadın onu arzulamıştı; Rabbinin burhanını görmeseydi o da… İşte böyle: ondan kötülüğü ve çirkinliği uzaklaştıralım diye. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı."
Bu ayet, Kur'an'ın en çok tartışılan ayetlerinden biridir ve tartışma dilbilgisinden doğar. STYLE gereği burada tercih dayatmıyorum; klasik tefsirlerdeki okumaları dayanaklarıyla aktarıyorum ve peygamberlere yakışmayan isnatlardan uzak duruyorum.
Arapçada levlâ (…-masaydı) bir şart edatıdır ve iki öğe ister: şart ve cevap. Ayette şart açıkça var (en raâ burhâne rabbih). Cevap ise yazılmamış — hazfedilmiş. Bütün ihtilaf buradan doğar: cevap nereye konacak?
| # | Okuma | Cümle nasıl kuruluyor | Dayanağı |
|---|---|---|---|
| 1 | Takdîm-te'hîr okuması | Levlâ cümlesi öne alınmış sayılır: "Rabbinin burhanını görmeseydi o da arzulayacaktı" — yani görmüştür, dolayısıyla arzulamamıştır. Arapçada levlânın cevabı önce gelebilir | Arapçada levlânın cevabının takdim edilmesi bilinen bir kullanımdır; ve ayetin sonundaki li-nasrife anhü's-sûe ve'l-fahşâ' (ondan uzaklaştıralım diye) bu okumayı destekler |
| 2 | Cevabın hazfi okuması | Cevap söylenmemiştir ve takdiri şudur: "…görmeseydi, [ona meyledecekti]." Fiil gerçekleşmemiştir; levlâ zaten olmayan bir şeyi bildirir | Levlânın işlevi budur: şart gerçekleştiği için cevap gerçekleşmemiştir. "Ateş olmasaydı yanardı" cümlesi, yanmanın olmadığını bildirir |
| 3 | İki hemmin ayrı anlamda olduğu okuması | Kadının hemmi ile Yûsuf'un hemmi aynı şey değildir. Hemme bi- Arapçada "birine yönelmek, bir şey yapmaya niyetlenmek" anlamına geldiği gibi, "onu def etmeye, karşı koymaya yönelmek" anlamında da kullanılır | Kelime, aynı ayette iki kez aynı biçimde geçse de bağlam farklıdır: biri kapıları kapatmış, öteki maâzallâh demiştir |
| 4 | Hemmin "içten geçen" olduğu okuması | Hemm, karar değil içe doğan düşüncedir. İnsan tabiatının doğal hareketidir ve fiile dönüşmedikçe hüküm doğurmaz | Kur'an, nefsin bu tabiatını başka yerde kaydeder ve bu sûrede de kaydedecek: inne'n-nefse le-emmâratün bi's-sûi (53) |
Ve ayrılığın ortasında, metnin kendisinin kesin olarak söylediği üç şey vardır — bunlar okumalardan bağımsızdır:
| # | Metnin kesin verisi | Nerede |
|---|---|---|
| 1 | Bir şey gerçekleşmemiştir | Levlâ edatı imkânsızlık bildirir; ve olay 26-28. ayetlerde şahitlikle çözülür |
| 2 | Sonuç, korunma yönündedir | Li-nasrife anhü's-sûe ve'l-fahşâ' — "ondan uzaklaştıralım diye" |
| 3 | Kişi hakkında verilen hüküm olumludur | İnnehû min ıbâdine'l-muhlasîn |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı ayetin son iki cümlesidir: ayet, sahneyi anlatırken bile hükmü kendisi veriyor. Yani metin, okuyucuyu hüküm vermekte serbest bırakmıyor — sû' ve fahşânın uzaklaştırıldığını ve kişinin muhlas olduğunu söylüyor. Bu iki cümle, ihtilafın hangi sınır içinde kalması gerektiğini belirliyor.
بُرْهَان — kesin delil. Dilciler kelimeyi, karşı tarafı bağlayan ve tartışmayı bitiren delil olarak tarif eder.
Ve burhanın ne olduğu ayette söylenmiyor. Klasik tefsirlerde bu konuda çok sayıda nakil vardır; bunların bir kısmı İsrâiliyat kaynaklıdır ve Kur'an'da karşılığı yoktur. Aktarmıyorum.
Metnin söylediği tek şey şudur ve kaydedilmelidir: burhâne rabbihî — burhan Rabbine izafe edilmiştir. Yani engelleyen şey, kişinin kendi iradesine değil, kendisine gösterilen bir delile bağlanıyor.
| Okuyuş | Kalıp | Anlam |
|---|---|---|
| el-muhlasîn (fetha ile) | İsm-i mef'ûl | İhlâsa erdirilmiş — arındırılan; fiil Allah'a ait |
| el-muhlisîn (kesre ile) | İsm-i fâil | İhlâslı — arındıran; fiil kula ait |
İki okuyuş da kıraat imamları arasında nakledilir. Zümer 39/1-3'te ihlâs kavramı ayrıntılı işlendi (muhlisan lehü'd-dîn); oraya dayanıyorum.
Ve fark anlamlıdır: birinci okuyuşta korunma bir lütuf, ikincisinde bir kazanım olarak duruyor. Ayetin siyakı (li-nasrife anhü — "biz uzaklaştıralım diye") birinci okuyuşa daha yakındır; bunu bir karine olarak kaydediyorum, tercih olarak değil.