وَدَخَلَ مَعَهُ ٱلسِّجْنَ فَتَيَانِ قَالَ أَحَدُهُمَآ إِنِّىٓ أَرَىٰنِىٓ أَعْصِرُ خَمْرًا وَقَالَ ٱلْءَاخَرُ إِنِّىٓ أَرَىٰنِىٓ أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِى خُبْزًا تَأْكُلُ ٱلطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِۦٓ إِنَّا نَرَىٰكَ مِنَ ٱلْمُحْسِنِينَ
"Onunla birlikte zindana iki genç daha girdi. Biri: 'Ben rüyamda şarap sıktığımı görüyorum' dedi. Öteki: 'Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı, kuşların ondan yediğini görüyorum. Bunun yorumunu bize haber ver; çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz' dedi."
Fiilin çekimi kaydedilmelidir: erânî — muzâri (şimdiki/geniş zaman) ve fiilin hem faili hem mefûlü aynı kişi.
Arapçada bir fiilin failiyle mefûlünün aynı zamir olması normalde caiz değildir (darabtü nefsî denir, darabtünî denmez); fakat kalbî fiiller (raâ, alime, zanne) bu kuralın dışındadır. Dilciler bunu ayrıca kaydeder.
Ve zamanın muzâri olması kayda değer, kendi okumam olarak veriyorum: rüya, geçmiş zamanla ("gördüm") değil şimdiki zamanla anlatılıyor — sanki hâlâ görülmekte. Yûsuf'un dördüncü ayetteki anlatımı ise mazi idi: innî raeytü.
| Ayet | Fiil | Kim |
|---|---|---|
| 4 | Raeytü … raeytühüm | Yûsuf — mazi, iki kez |
| 36 | Erânî (iki kez) | İki genç — muzâri |
| 43 | İnnî erâ | Melik — muzâri |
ع-ص-ر kökü: sıkmak, suyunu çıkarmak. Asr — sıkma; i'sâr — kasırga (havayı sıkan). Kelime sûrenin kırk dokuzuncu ayetinde geri gelecek: ve fîhi ya'sırûn.
Ve hamr kelimesinin burada "üzüm" anlamında kullanıldığı dilcilerce kaydedilir — Arapçada bir şeyin varacağı hâlle adlandırılması yaygındır (buna tesmiye bi-mâ yeûlü ileyh denir). Bu, sûrenin anahtar terkibiyle aynı mantıktır: te'vîl de "varacağı yer" demektir.
Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum: kelime, rüyanın kendi mantığıyla aynı işi yapıyor — görülen şey, varacağı hâlin adıyla anılıyor.
إِنَّا نَرَىٰكَ مِنَ ٱلْمُحْسِنِين — talebin gerekçesi bir gözleme dayanıyor: "seni iyilik edenlerden görüyoruz". Ve aynı kalıp (nerâke mine'l-muhsinîn) 78. ayette kardeşlerin ağzında birebir tekrarlanacak. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.