إِذْ قَالُوا۟ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَىٰٓ أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ · ٱقْتُلُوا۟ يُوسُفَ أَوِ ٱطْرَحُوهُ أَرْضًا · قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا۟ يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِى غَيَٰبَتِ ٱلْجُبِّ
İz kālû le-Yûsufü ve ehûhü ehabbü ilâ ebînâ minnâ ve nahnü usbetün inne ebânâ le-fî dalâlin mübîn · Uktülû Yûsufe evi'trahûhu arden yahlü leküm vechü ebîküm ve tekûnû min ba'dihî kavmen sâlihîn · Kāle kāilün minhüm lâ taktülû Yûsufe ve elkūhü fî ğayâbeti'l-cübbi yeltekıthü ba'du's-seyyârati in küntüm fâılîn
"Hani şöyle demişlerdi: 'Yûsuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgili; oysa biz bir topluluğuz. Babamız gerçekten apaçık bir yanılgı içinde. — Yûsuf'u öldürün ya da onu bir yere atın ki babanızın yüzü size kalsın; ondan sonra da iyi bir topluluk olursunuz.' İçlerinden biri: 'Yûsuf'u öldürmeyin; onu kuyunun dibine bırakın da yolculardan biri onu alsın — eğer yapacaksanız.'"
Kardeşlerin cümlesi Felak'de haset bölümünde işlendi. Orada kaydedilen:
"Hani demişlerdi ki: Yûsuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgili; oysa biz bir topluluğuz" (Yûsuf 12/8). Burada haset kelimesi geçmez ama yapı aynıdır: bir nimet (babanın sevgisi) ötekindedir ve bu, "biz daha çok ve daha güçlüyüz" karşılaştırmasıyla dayanılmaz hâle gelir. Sonuç kuyudur.
عُصْبَة — kök ع-ص-ب: bir şeyi sıkıca sarmak, bağlamak. Asabe — sardı, bağladı. Asab — sinir, kirişi. Buradan usbe: birbirine bağlı, dayanışan grup.
Ve kelimenin seçimi kaydedilmeye değer: kardeşler kendilerini sayıyla değil bağla tarif ediyorlar. Nahnü usbe — "biz bir kenetlenmişlikiz". Ve bu, itirazın mantığını veriyor: güç oradadır, sevgi ise ötekindedir.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin kökündeki "bağlanma" anlamıdır: cümle sevginin hak edilmediğini iddia etmiyor — dağıtımın ölçüsünü tartışıyor. Ölçü olarak da güç ve sayı öneriliyor.
Kelime Duhâ'de dalâl kökünün Kur'an'daki kullanımları listelenirken anıldı ve orada tam bu ayrım kaydedilmişti: burada dalâl, küfür isnadı değil, "yanlış değerlendirme, şaşırma" anlamındadır. Oraya dayanıyorum. Aynı kök 95. ayette, aynı ağızdan tekrar geçecek: inneke le-fî dalâlike'l-kadîm.
| Teklif | Fiil | Ne bildiriyor |
|---|---|---|
| Birinci | Uktülû | Öldürün — kesin sonuç |
| İkinci | İtrahûhu arden | Bir yere atın — belirsiz yer (arden nekre: "herhangi bir yere") |
| Üçüncü (itiraz) | Elkūhü fî ğayâbeti'l-cübb | Kuyunun dibine bırakın — belirli yer |
Ve üç teklif arasındaki fark kaydedilmeye değer: ilk ikisi sonucu hedefliyor, üçüncüsü aracı belirliyor. Üçüncü teklif, öldürmeyi kaldırıp yerine bir ihtimal koyuyor: yeltekıthü ba'du's-seyyâra — "yolculardan biri onu alır".
Deyimin resmi kaydedilmelidir: yahlü — kök خ-ل-و: boşalmak, tek başına kalmak. Cümle "babanız sizi sevsin" demiyor: "babanızın yüzü size boşalsın" diyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: istenen şey sevgi değil — rakipsizlik. Ve bu, dokuzuncu ayetin ikinci yarısıyla birlikte okunmalıdır: ve tekûnû min ba'dihî kavmen sâlihîn — "ondan sonra iyi bir topluluk olursunuz."
Cümlenin kuruluşu kayda değer ve kendi okumam olarak veriyorum: kötülük planlanırken, sonrasında düzelme de plana dahil ediliyor. Yani fiil, kendisini geçici bir aşama olarak sunuyor.
غَيَٰبَة — kök غ-ي-ب: görünmez olmak, kaybolmak. Kelime İnfitâr 82/16'da çözümlendi ve tam bu ayet örnek verilmişti:
Kelimenin somut kökeni bir görüntüye dayanır: الغَابَة (ğâbe) — sık orman; içine giren görünmez olur. Aynı kökten ğayâbe — Yûsuf kıssasındaki kuyunun dibi: "Onu kuyunun dibine atın." (Yûsuf 12/10, 15). Görülmeyen derinlik.
جُبّ — taşla örülmemiş, açık kuyu. Dilciler bi'r ile cübb arasındaki farkı böyle kaydeder: bi'r genel kuyu, cübb ise ağzı örülmemiş olanı.
Ve kelimenin bu sûredeki işi kaydedilmeye değer: kuyu, sûrenin görünmezlik anlamındaki ilk mekânıdır — zindan ikincisi olacak. Kıssa iki kez kapalı bir yerden çıkışla ilerliyor.