فَلَمَّا دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ قَالُوا۟ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْعَزِيزُ مَسَّنَا وَأَهْلَنَا ٱلضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَٰعَةٍ مُّزْجَىٰةٍ فَأَوْفِ لَنَا ٱلْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَآ · قَالَ هَلْ عَلِمْتُم مَّا فَعَلْتُم بِيُوسُفَ وَأَخِيهِ إِذْ أَنتُمْ جَٰهِلُونَ
"Yanına girdiklerinde: 'Ey vezir! Bize ve ailemize darlık dokundu; değersiz bir sermaye ile geldik. Bize ölçeği tam ver ve bize bağışta bulun. Allah, bağışta bulunanları ödüllendirir' dediler. Dedi ki: 'Cahilliğiniz sırasında Yûsuf'a ve kardeşine ne yaptığınızı biliyor musunuz?'"
ز-ج-و kökü: bir şeyi güçlükle, ite kaka sürmek. Tüzcî — sürer (Nûr 24/43: yüzcî sehâben — bulutları sürer). Buradan müzcât: zorla geçen, itibar görmeyen mal.
Ve kelimenin resmi kaydedilmeye değer: sermaye az denmiyor — "zar zor kabul edilen" deniyor. Yani sorun miktar değil, geçerlilik.
| Ayet | Kelime | Neyin değeri düşük |
|---|---|---|
| 20 | Semenin bahs | Yûsuf'un fiyatı — satıcılar düşürmüş |
| 88 | Bidâatin müzcât | Kardeşlerin sermayesi — kendi ikrarları |
Aynı sûrede iki kez değer düşüklüğü; birincisinde ölçen onlar, ikincisinde ölçülen kendileri. Bu bir karşılaştırmadır ve kendi okumam olarak veriyorum; ayet bu bağı kurmuyor.
Ve bir kelime örgüsü daha var: 19. ayette Yûsuf için ve eserrûhü bidâaten ("onu bir ticaret malı olarak sakladılar") denmişti. Aynı kelime (bidâa), 88. ayette kardeşlerin elindeki maldır. Kelime sûrede dört kez geçiyor (19, 62, 65, 88).
ص-د-ق kökü: doğruluk. Sadakanın bu kökten gelmesi dilcilerce şöyle açıklanır: veren kişinin imanındaki doğruluğu gösteren fiil.
| Talep | Ne |
|---|---|
| Fe-evfi lene'l-keyl | Hakkımızı tam ver — bir alışveriş |
| Ve tesaddak aleynâ | Bize bağışta bulun — bir lütuf |
Bunu bir gözlem olarak veriyorum: ilk talep ölçüye, ikincisi ölçünün dışına bakıyor. Ve ikisi de aynı cümlede isteniyor.
| Ayet | İfade |
|---|---|
| 15 | Le-tünebbiennehüm bi-emrihim hâzâ ve hüm lâ yeş'urûn |
| 89 | Hel alimtüm mâ fealtüm bi-Yûsufe ve ehîh |
Ve haber verme biçimi kaydedilmeye değer, kendi okumam olarak veriyorum: haber, bir suçlama olarak değil bir soru olarak veriliyor. Ve soruya bir kayıt ekleniyor: iz entüm câhilûn — "cahil olduğunuz sırada".
Yani cümle, fiili anarken ona bir zaman ve bir hâl bağlıyor. Bu, affın zeminini kuruyor — 92. ayette lâ tesrîbe aleykümü'l-yevm gelecek.
جَٰهِلُون — ve kelime, 33. ayette Yûsuf'un kendisi için korktuğu şeydi: ve ekün mine'l-câhilîn. Aynı kelime, sûrede iki kez, iki ayrı kişi için.