إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَٰتٍ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ · وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُّقِيمٍ · إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَةً لِّلْمُؤْمِنِينَ
İnne fî zâlike le-âyâtin li'l-mütevessimîn · Ve innehâ le-bi-sebîlin mukīm · İnne fî zâlike le-âyeten li'l-mü'minîn
"Bunda, iz okumasını bilenler için âyetler vardır. · O şehir, hâlâ işlek bir yol üzerindedir. · Bunda iman edenler için bir âyet vardır."
وَسَمَ — kökün somut anlamı damgalamak, işaretlemektir: veseme'l-ba'îre — deveyi kızgın demirle dağladı. Türevleri: sime (damga), sîmâ (yüzdeki alâmet — Türkçede "sima"), mevsim (belirli alâmetlerle tanınan zaman — Türkçedeki "mevsim").
Sîmâ kelimesinin kökü konusunda dilcilerin ayrıldığı (و-س-م / س-و-م) Rahmân ve Fetih 48/29'da kaydedilmişti; oraya dayanıyorum ve kesin konuşmuyorum.
Tefa''ul bâbından ism-i fâil ve bu bâp Arapçada çaba, tekrar ve kademeli edinme bildirir. Yani mütevessim, "damgayı gören" değil — damgadan okumaya çalışan, alâmete bakıp arkasındakini çıkaran.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kalıbın kendisidir: ayet, ibretin herkese görünmediğini söylüyor. Ama ayrımı bir imtiyaza değil, bir işe bağlıyor — iz okuma işine. İz ortadadır; okunması bir çaba gerektiriyor.
Ve Necm'de kaydedildiği gibi Kur'an, aynı olguyu farklı vasıflara bağlayarak tekrarlar. Burada bu iki ayet arayla oluyor:
| Ayet | Vasıf | Ne veriliyor |
|---|---|---|
| 75 | Li'l-mütevessimîn — iz okuyanlar | Âyât — çoğul |
| 77 | Li'l-mü'minîn — iman edenler | Âyeten — tekil |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı sayı farkıdır: iz okuyana birçok işaret, iman edene bir işaret. İkisi çelişmiyor; ikisi ayrı iş görüyor — biri olaydan çok şey çıkarıyor, öteki olayı bir bütün olarak alıyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet, harabelerin uzak ve ulaşılmaz bir yerde olmadığını söylüyor. İbret, sapılarak varılan bir yerde değil — üzerinden geçilen bir yolda.
Aynı çizgi Sâffât 37/137-138'de işlendi (ve inneküm le-temurrûne aleyhim musbihîn). Oraya dayanıyorum.