وَلَا تَقْرَبُوا۟ مَالَ ٱلْيَتِيمِ … وَأَوْفُوا۟ ٱلْكَيْلَ إِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا۟ بِٱلْقِسْطَاسِ ٱلْمُسْتَقِيمِ
Ve lâ takrabû mâle'l-yetîmi illâ bi'lletî hiye ahsenü hattâ yebluğa eşüddehû, ve evfû bi'l-ahd, inne'l-ahde kâne mes'ûlâ · Ve evfü'l-keyle izâ kiltüm ve zinû bi'l-kıstâsi'l-müstakīm, zâlike hayrun ve ahsenü te'vîlâ
"Yetimin malına, en güzel biçimde olması dışında yaklaşmayın — olgunluk çağına erişinceye kadar. Ve sözü yerine getirin; çünkü sözden sorulacaktır. Ölçtüğünüzde ölçüyü tam yapın ve doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlıdır ve sonucu daha güzeldir."
Otuz dördüncü ayet, otuz ikinci ayetle aynı kalıbı kullanıyor: lâ takrabû. Ve buradaki istisna kaydedilmelidir: illâ bi'lletî hiye ahsen — "en güzel olan biçim dışında".
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: yasak mutlak değil; bir kayıtla açılıyor. Ve kayıt, "caiz olan" değil "en güzel olan" biçiminde konmuş — yani en yüksek eşik.
أَشُدّ — kök ش-د-د: güç, sağlamlık. Kelime Ahkāf 46/15'te işlendi (bedenin ve aklın kuvvetinin tamamlandığı çağ) ve orada kaydedilmişti: bu tefsirde bir yaş sınırı hükmü kurulmaz. Oraya dayanıyorum; aynı kayıt burada da geçerlidir.
و-ف-ي kökü ve ahd kelimesi Bakara 2/40'ta işlendi ve orada kaydedilmişti: kök "tamamlamak, eksiksiz ödemek"tir (vefâ buradan gelir) ve ahd kökünün çekirdeğinde "dönüp dönüp bakmak" vardır — yani ahit, bir kez verilip unutulan söz değil, sürekli gözetilmesi gereken bağdır. Oraya dayanıyorum.
| Okuma | Sorulan kim/ne |
|---|---|
| 1 | Ahdi veren kişiden sorulur — mecazî anlatım |
| 2 | Ahdin kendisinden sorulur — teşhis (kişileştirme) |
İki okuma da nakledilir; tercih dayatmıyorum. İkinci okuma, Kāf 50/30'da işlenen teşhis sanatıyla aynı ailedendir ve bu sûrenin on üçüncü ayetiyle de uyumludur: orada da amel, taşınabilir bir nesne gibi anlatılıyordu.
Ve mes'ûl kelimesi iki ayet sonra tekrar gelecek: küllü ülâike kâne anhü mes'ûlâ (36). Aynı kelime, biri ahit biri duyular için. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
قِسْطَاس — terazi. Kelimenin Arapçaya başka bir dilden geçtiği (Grekçe dikastes ya da benzeri bir kökten) klasik kaynaklarda tartışılmıştır; kesin bir etimoloji iddiasında bulunmuyorum. Kelimenin kıst (adalet, pay) ile ses akrabalığı da kaydedilir.
| Ayet | Kelime | Kalıp | Neye ait |
|---|---|---|---|
| 9 | Akvem | İsm-i tafdîl | Kur'an'ın gösterdiği |
| 22, 29 | Tak'ude | ق-ع-د — karşıt kök | Oturup kalma |
| 35 | El-müstakīm | X. bâb ism-i fâil | Terazi |
Aynı kök, sûrenin üç ayrı yerinde: kitabın yönü, insanın çöküşü, terazinin dikliği. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı üç ayetin kendi kelimeleridir.
Kelime Şuarâ 26/182'de de geçer (ve zinû bi'l-kıstâsi'l-müstakīm — Şuayb'ın kavmine sözü olarak); ancak dizinde Şuarâ şu an 26/1-82 aralığını kapsadığı için o ayet henüz çözümlenmiş değildir. İki yerin karşılaştırılması sırası geldiğinde yapılacaktır; şimdilik yalnız şunu kaydediyorum: aynı cümle, birinde bir peygamberin kavmine sözü, burada genel bir emirdir.
Ve Mutaffifîn'de ölçü ve tartı bahsi ayrıntılı işlendi (veylün li'l-mutaffifîn). Oraya dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum: kelime burada "yorum" anlamında değil, "sonuç, dönüp varacağı yer" anlamındadır. Yani ayet, doğru tartmanın karşılığını hemen değil, ileride görülecek bir şey olarak koyuyor.