وَلَا تَقُولَنَّ لِشَىْءٍ إِنِّى فَاعِلٌ ذَٰلِكَ غَدًا · إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ وَٱذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ
"Hiçbir şey için 'yarın onu mutlaka yapacağım' deme — 'Allah dilerse' demeksizin. Unuttuğunda Rabbini an."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı ayetlerin yeridir: kıssa boyunca tartışılan şey sürenin bilinmezliğiydi (12, 19, 22, 25-26). Bu iki ayet aynı bilinmezliği geleceğe uyguluyor: yarın hakkında kesin konuşma.
Ve Lokmân 31/34'te (ve mâ tedrî nefsün mâzâ teksibü ğadâ) aynı sınır işlendi. İki ayet birlikte okunur: biri bilinmediğini bildiriyor, öteki ona göre konuşmayı emrediyor.
| Okuma | Anlam |
|---|---|
| 1 | İllâ en yeşâallâh demeyi unutursan, sonra hatırladığında söyle |
| 2 | Genel olarak: bir şeyi unuttuğunda Rabbini anmak |
وَلَبِثُوا۟ فِى كَهْفِهِمْ ثَلَٰثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَٱزْدَادُوا۟ تِسْعًا · قُلِ ٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا۟ (25-26)
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: bir rakam söyleniyor (üç yüz dokuz) ve arkasından kuli'llâhu a'lemü bimâ lebisû geliyor. Klasik tefsirlerde bu ifadenin, sayıyı söyleyenlerin sözünün aktarımı mı yoksa bildirim mi olduğu tartışılır; ihtilafı aktarıyor, tercih dayatmıyorum.
Kesin olan şudur ve metinden okunur: sûre, sayı meselesini üç ayrı yerde açıyor ve üçünde de aynı yere bağlıyor.