يَٰيَحْيَىٰ خُذِ ٱلْكِتَٰبَ بِقُوَّةٍ وَءَاتَيْنَٰهُ ٱلْحُكْمَ صَبِيًّا · وَحَنَانًا مِّن لَّدُنَّا وَزَكَوٰةً وَكَانَ تَقِيًّا · وَبَرًّۢا بِوَٰلِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا
"'Ey Yahyâ! Kitabı kuvvetle tut.' Ona daha çocukken hüküm verdik; katımızdan bir kalp yumuşaklığı ve arınmışlık da verdik. O, korunan biriydi; anne-babasına iyi davranırdı; zorba ve isyankâr değildi."
Dilcilerin verdiği anlam: şefkat, merhametle yönelme, özleyip acıma. Kökün, devenin yavrusuna karşı çıkardığı ses (hanîn) ile ilişkisi kaydedilir — yani sesle dışa vuran bir şefkat.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: kitap ve hüküm ile birlikte şefkat de bir bağış olarak sayılıyor. Yani metin bilgisi tek başına verilen şeyin tamamı değil.
وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا — cebbâr kelimesi insan için kullanıldığında zorlayan demektir; Kāf 50/45'te ve Haşr'de işlendi. Tekrarlamıyorum.
Ve bu cümle sûrenin otuz üçüncü ayetinde geri dönecek — bu kez Îsâ'nın kendi ağzından: ve's-selâmü aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtü ve yevme üb'asü hayyâ.
İki cümle kelime kelime aynıdır; yalnız zamirler değişiyor. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve sûrenin iki kıssayı birbirine bağlama biçimidir.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: üç gün de insanın kendi elinde olmayan günlerdir — doğduğu, öldüğü ve kaldırıldığı gün. Selâm, tam da seçim yapılamayan üç noktaya konuyor.