2/105 — "İstemezler"
"Ehl-i kitaptan inkâr edenler de müşrikler de, size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Oysa Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir."
Kök: و-د-د. Bu kök Mümtehine bahsinde ayrıntılı olarak işlendi; oradaki tespitin özeti şu: kök hem sevmek hem istemek, temenni etmek anlamını taşır ve ikisi ayrılmaz — insan istediğini sever, sevdiğini ister.
Kelimenin buradaki işlevi bu yüzden dikkat çekicidir. Ayet "engellerler" ya da "reddederler" demiyor; "istemezler" diyor. Yani tarif edilen şey bir eylem değil, bir iç eğilimdir.
Ve eğilimin konusu da özel olarak seçilmiş: reddedilen şey bir hüküm ya da bir kişi değil, "Rabbinizden bir hayır indirilmesi". Yani mesele, gelen şeyin içeriği bile değildir; başkasına gelmiş olmasıdır.
Bu, birkaç ayet sonra adı konacak olan şeyin tarifidir: حَسَد — 109. ayette "içlerindeki kıskançlık yüzünden" denecek. Burada duygu tarif ediliyor, orada adlandırılacak.
Sûre, bu iki grubu bu noktaya kadar hep ayrı ayrı ele almıştı: müşrikler ilk yirmi ayette, ehl-i kitap kırkıncı ayetten beri. Burada ilk kez aynı yüklemin öznesi oluyorlar.
Birleştiren şey bir inanç değil, bir tutumdur: gelen hayrı istememek. İnançları birbirine taban tabana zıt olan iki grup, bu noktada aynı hizaya geliyor.
Ve ayetin dilindeki kayıt korunuyor: "ehl-i kitaptan inkâr edenler" — ehl-i kitabın tamamı değil. Sûrenin 99-100. ayetlerinde görülen ayrım titizliği burada da sürüyor; nitekim Âl-i İmrân 3/113'te aynı topluluk içinde ayrı duranların bulunduğu ayrıca kaydedilecektir.
خ-ص-ص kökü: bir şeyi ayırıp yalnız birine vermek, tahsis etmek. Zıddı âmmdır (genel). Husûsî, ihtisas, hâss aynı kökten.
Cevabın yapısı kaydedilmeye değer. İtiraz "niçin ona verildi?" biçimindeydi; cevap "hak ettiği için" demiyor, "tahsis eden O'dur" diyor. Yani tartışma, alanın niteliğine değil, verenin yetkisine çevriliyor.
Bu, sûrenin başka yerlerinde de görülen bir yönlendirmedir. 124. ayette İbrâhim'in soyu için istediği imamlığa "ahdim zalimlere ulaşmaz" cevabı verilecek: orada da tartışma soydan ölçüye taşınıyordu. Burada mülkiyet noktasına taşınıyor.
Ve bir kayıt gerekiyor: "dilediğine" ifadesi, keyfîlik anlamında okunursa Kur'an'ın kendi diliyle çelişir — çünkü aynı metin, rahmetin nereye yöneldiğini defalarca tarif eder ("rahmetim her şeyi kuşatmıştır; onu korunanlara… yazacağım", A'râf 7/156). İfade, seçimin dayanaksız olduğunu değil, kimseye hesap verilerek yapılmadığını bildirir. Bu ayrımı kendi okumam olarak kaydediyorum.
ذُو ٱلْفَضْلِ ٱلْعَظِيمِ — fadl: hak edilenin üzerine eklenen. Kelime 237. ayette de geçecek: "aranızdaki fazlı unutmayın" — orada hukukun verdiği payın ötesindeki alan için kullanılıyordu. Aynı kelime burada, itiraz edilen şeyin adı olarak konuyor: kıskanılan şey bir hak değil, bir fazladır.