2/107-108 — Mülk ve "Mûsâ'ya sorulduğu gibi"
"Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. Yoksa siz de, daha önce Mûsâ'ya sorulduğu gibi peygamberinize soru sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değiştirirse, düz yolu şaşırmış olur."
106'da hüküm değişikliğinden söz edilmişti. Bir hükmün kaldırılıp yerine başkasının konması, ancak konanın sahibi olan biri için mümkündür. 107. ayet tam bunu söylüyor: لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ.
Yani cevap teorik bir tartışmayla değil, bir mülkiyet beyanıyla veriliyor. Aynı yapı sûrenin ilerleyen bölümlerinde tekrarlanacaktır: 255. ayette lehû mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ard denecek, 284. ayette aynı cümle mâlî bölümü kapatacak. Her seferinde bir yetki sorusunun ardından geliyor.
أَلَمْ تَعْلَمْ — "bilmez misin?" Soru kalıbı, bilgi vermek için değil, zaten bilinen bir şeyi hatırlatmak için kullanılıyor. Arapçada istifhâm-ı takrîrî denen bu kullanımda, muhataptan beklenen cevap "evet"tir.
| Kelime | Kök | Ne bildirir |
|---|---|---|
| velî | و-ل-ي | Süreklilik — arada boşluk olmayan yakınlık, sahip çıkma ilişkisi |
| nasîr | ن-ص-ر | An — sıkışılan yerde yetişen yardım |
و-ل-ي kökü Mümtehine bahsinde ayrıntılı biçimde işlendi; oradaki tespitin özeti: kökün merkezinde yakınlık ve arada boşluk bırakmamak vardır — iki şeyin, arasına bir üçüncü girmeyecek şekilde bitişik olması.
İki kelimenin birlikte olumsuzlanması, bir boşluk bırakmıyor: ne kalıcı bir arka, ne geçici bir imdat. Ve bu, bir tehdit cümlesi değil bir konum tarifidir; ayet, insanın kime yaslandığını konu ediyor.
İkisi de aynı türden: emri ya da haberi kabul etmek yerine, ondan önce yerine getirilecek bir şart üretmek. Sığır kıssasında bunun sonucu kaydedilmişti — yükümlülük ağırlaşmıştı.
Ve şimdi ölçü yeni muhataba uygulanıyor. Sûre, geçmiş toplulukların hikâyesini anlatmakla yetinmiyor; her seferinde okura dönüyor. 118. ayette bu iş bir cümleyle özetlenecek: "kalpleri birbirine benzedi."
Burada bir sınırın çizilmesi gerekiyor. Ayet soru sormayı yasaklamıyor; nitekim aynı sûre soru-cevap kalıbıyla dolu: "sana hilalleri soruyorlar" (189), "sana neyi infak edeceklerini soruyorlar" (215), "sana içki ve kumarı soruyorlar" (219). Bunların hiçbiri kınanmıyor, hepsi cevaplanıyor.
Fark, sığır kıssasında kaydedilen farkın aynısıdır: bilgi arayan soru ile yükümlülüğü erteleyen soru. Ayetin karşı çıktığı, sorunun kendisi değil, sorunun üstlendiği iştir.
تَبَدُّل — kök ب-د-ل: bir şeyi bir başkasıyla değiştirmek. V. bâb (tefe'ul) burada bir kasıt ve çaba katıyor: kendiliğinden olan bir değişim değil, yapılan bir takas.
Ticaret dili, sûrenin bu bölümünde tekrarlanan bir dildir: 16. ayette hidayeti sapıklıkla satın alanlar, 86. ayette âhireti dünya ile değiştirenler, 90. ayette kendilerini satanlar, 175. ayette hidayet karşılığında sapıklığı satın alanlar. Her seferinde bir değiş tokuş resmi kuruluyor — ve her seferinde verilen, alınandan değerlidir.
سَوَآءَ ٱلسَّبِيلِ — kök س-و-ي: düz, eşit, dengeli olmak. Sevâü's-sebîl, yolun düz ortasıdır: sapmanın olmadığı hat. Kelime, sapmayı bir "yanlış yola girmek" olarak değil, doğru yolun ortasından kayma olarak resmediyor.
Aynı kök, sûrenin 6. ayetinde farklı bir işte kullanılmıştı: sevâun aleyhim — "onlar için eşittir". İki kullanım kökün merkezini gösteriyor: fark bırakmayan denklik.