2/92 — İddianın kendi tarihiyle sınanması
"Andolsun ki Mûsâ size apaçık deliller getirdi; sonra onun ardından buzağıyı edindiniz — hem de zalimler olarak."
Bir önceki ayette şu denmişti: "biz bize indirilene inanırız." Yani bağlılık, kendi peygamberlerine ve kendi kitaplarına tahsis edilmişti.
| Parça | Ne söyleniyor |
|---|---|
| ve le-kad câeküm Mûsâ bi'l-beyyinât | Delil geldi — hem de apaçık |
| sümme'ttehaztümü'l-ıcle min ba'dih | Buzağı edinildi — hem de hemen ardından |
| ve entüm zâlimûn | Ve bu bilerek yapıldı |
Yani "bize indirilene inanırız" diyen taraf, kendi peygamberi henüz aralarındayken, en açık delillerin hemen ardından başka bir şeye yönelmiştir. İddia, iddianın sahibinin kendi siciliyle çürütülüyor.
Bu, sûrede tekrarlanan bir yöntemdir ve 94. ayette bir kez daha görülecektir: orada âhiret iddiası ölüm karşısındaki tutumla test edilecek. İkisinde de karşı delil dışarıdan getirilmiyor; muhatabın kendi hayatından alınıyor.
ثُمَّ bağlacı Arapçada terâhî bildirir: "sonra", araya bir mesafe girerek. Burada kullanılması, delil ile buzağı arasında bir süre geçtiğini gösterir.
Ama hemen ardından gelen مِنۢ بَعْدِهِۦ o mesafeyi daraltıyor: "onun ardından" — yani Mûsâ'nın ayrılışının hemen arkasından. Sûrenin 51. ayetinde bu sürenin ne kadar olduğu söylenmişti: kırk gece.
İki kayıt yan yana konunca ortaya çıkan şey şudur: unutma için yeterli bir zaman geçmemiştir. Ayrılık kısa, delil taze, dönüş hızlıdır.
Kök ب-ي-ن: iki şeyin arasını ayırmak, ayırt etmek. Beyyine, kendisiyle doğru ile yanlışın ayrıldığı delildir; beyân ve tebyîn aynı kökten.
Kelimenin çoğul gelmesi önemli: tek bir delil değil, deliller. Sûre bunları 49-60. ayetlerde tek tek saymıştı — denizin yarılması, gölge, menn ve selvâ, on iki pınar, taştan su. Ayet bu listenin tamamını tek kelimeyle geri çağırıyor.
Cümlenin sonundaki bu kayıt, sûrenin en sık tekrarlanan kaydının bir başka biçimidir: ve entüm ta'lemûn — "hem de bilerek" (2/22, 2/42, 2/75, 2/188).
Burada bilgi yerine zulüm kelimesi konuyor. İkisi bu sûrede birbirine bağlıdır: bilinerek yapılan şey, artık hata değil haksızlıktır. Ve z-l-m kökünün "bir şeyi yerinden başka yere koymak" anlamı elli dördüncü ayette geçmişti — buzağının Allah'ın yerine konması, kelimenin tam karşılığıdır.
Ve isim cümlesi kullanılıyor: ve entüm zâlimûn — "zulmettiniz" değil, "zalimlerdiniz." Arapçada bu yapı, fiili bir defalık bir olay olarak değil, o andaki hâlin niteliği olarak bildirir.