وَجَعَلْنَا فِى ٱلْأَرْضِ رَوَٰسِىَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَّعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ · وَجَعَلْنَا ٱلسَّمَآءَ سَقْفًا مَّحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ ءَايَٰتِهَا مُعْرِضُونَ
Ve cealnâ fi'l-ardı ravâsiye en temîde bihim ve cealnâ fîhâ ficâcen sübülen leallehüm yehtedûn · Ve cealne's-semâe sakfen mahfûzâ, ve hüm an âyâtihâ mu'ridûn
"Yerde, onları sarsmasın diye sabit dağlar koyduk; orada geniş yollar açtık ki yollarını bulsunlar. · Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise göğün âyetlerinden yüz çeviriyorlar."
Kök Kāf 50/7'de ayrıntılı çözümlendi ve Lokmân 31/10'da aynı terkip (ravâsiye en temîde bikum) işlendi. Oraya dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
"Kelime ism-i fâil çoğuludur: ravâsî — 'demir atmış olanlar', 'sabit duranlar'. Yani dağ, adıyla değil hâliyle anılıyor. […] Bu bir görüntüdür; jeolojik bir iddia değildir."
O kayıt burada da geçerlidir ve tekrarlanması zorunludur: dağların yerkabuğu üzerindeki rolüne dair modern açıklamalarla ayeti eşleştirmiyorum.
| Kāf 50/7 | Lokmân 31/10 | Enbiyâ 21/31 | |
|---|---|---|---|
| Fiil | elkaynâ fîhâ — attık | elkâ fi'l-ard — attı | cealnâ fi'l-ard — koyduk |
| Gerekçe | Verilmiyor | en temîde biküm — sizi sarsmasın | en temîde bihim — onları sarsmasın |
| Ardından | ve enbetnâ fîhâ min külli zevcin behîc | ve besse fîhâ min külli dâbbe | ve cealnâ fîhâ ficâcen sübülâ |
İki fark kaydedilmelidir. Birincisi: Lokmân biküm (size), Enbiyâ bihim (onlara) der — hitaptan gıyaba geçiş. Enbiyâ'da muhataplar bir ayet öncesinde ellezîne keferû diye üçüncü şahısla anılmıştı; zamir ona uyuyor.
İkincisi ve daha önemlisi: Kāf ve Lokmân'da dağlardan sonra bitki ve canlı anılır; Enbiyâ'da yol anılır. Ficâcen sübülâ.
Ficâc — ف-ج-ج kökü: iki dağ arasındaki geniş geçit. Fecc — yarık, geçit; çoğulu ficâc. Ve sübül (yollar) onun sıfatı ya da bedelidir.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı üç sûrenin dizilişidir: Enbiyâ'da dağ, önce sabitleyen sonra geçit veren olarak anılıyor. Yani aynı şey hem duruşu hem yürüyüşü sağlıyor. Ve gerekçe cümlesi bunu doğruluyor: leallehüm yehtedûn — yollarını bulsunlar.
Sakf — tavan, çatı. Ve kelimenin seçimi kaydedilmeye değer: gök, bir bina öğesi olarak adlandırılıyor. Bir önceki ayette yer, üzerinde yürünen zemin olarak anılmıştı; burada gök tavan oluyor. İki ayet birlikte bir mesken resmi kuruyor.
Mahfûz — ح-ف-ظ kökü, ism-i mef'ûl: korunmuş. Neyden korunduğu söylenmiyor ve klasik tefsirlerde birkaç izah nakledilir (düşmekten korunmuş / dışarıdan girişe kapalı / bozulmaktan korunmuş). Ayet belirtmiyor; ben de belirtmiyorum.
وَهُمْ عَنْ ءَايَٰتِهَا مُعْرِضُونَ — ve mu'ridûn sûrede üçüncü kez. Ve burada bir dizim inceliği var: yüz çevrilen şey göğün kendisi değil, âyâtihâ — "onun âyetleri". Yani gök görülüyor; işaret olarak okunmuyor.