وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ · لَوْ يَعْلَمُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَن وُجُوهِهِمُ ٱلنَّارَ وَلَا عَن ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ · بَلْ تَأْتِيهِم بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ · وَلَقَدِ ٱسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِٱلَّذِينَ سَخِرُوا۟ مِنْهُم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ
Ve yekūlûne metâ hâze'l-va'du in küntüm sâdıkīn · Lev ya'lemü'llezîne keferû hîne lâ yeküffûne an vücûhihimü'n-nâra ve lâ an zuhûrihim ve lâ hüm yunsarûn · Bel te'tîhim bağteten fe-tebhetühüm fe-lâ yestatîûne raddehâ ve lâ hüm yunzarûn · Ve lekadi'stühzie bi-rusülin min kablike fe-hâka bi'llezîne sehırû minhüm mâ kânû bihî yestehziûn
"Diyorlar ki: 'Doğru söylüyorsanız bu vaat ne zaman?' · İnkâr edenler, ateşi ne yüzlerinden ne sırtlarından savamayacakları ve yardım da görmeyecekleri o vakti bir bilselerdi! · Doğrusu o, ansızın gelecek ve onları şaşkına çevirecek; onu geri çeviremeyecekler, kendilerine süre de tanınmayacak. · Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edilmişti; alay edenleri, eğlendikleri şey kuşatıverdi."
Nahivciler buna cevâbü levin hazfi der: "bir bilselerdi…" — ve gerisi söylenmez. Hazif, tehdidin tarif edilemezliğini bildirir.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümle tamamlanmıyor ve tamamlanmaması bir anlatım tercihidir. Aynı teknik Tekâsür 102/5'te (kellâ lev ta'lemûne ilme'l-yakīn) işlendi. Oraya dayanıyorum.
عَن وُجُوهِهِمْ … وَلَا عَن ظُهُورِهِمْ — iki yön: ön ve arka. Ve seçim kaydedilmeye değer: insan yüzünü koruyabilir, sırtını koruyamaz. Ayet ikisini birden sayarak korunacak yön bırakmıyor.
فَتَبْهَتُهُمْ — kök ب-ه-ت: birini delilsiz bırakmak, şaşkına çevirmek. Bühtân — iftira; mebhût — donakalmış. Ve Kur'an'ın bir başka yerinde aynı kök İbrâhim'in muhatabı için kullanılır: fe-bühite'llezî kefer (Bakara 2/258).
Bunu bir kök kaydı olarak veriyorum ve şunu ekliyorum: aynı kök, bu sûrenin altmış beşinci ayetinde tarif edilen sahnenin — İbrâhim'in karşısındakilerin susup başlarını eğmesi — kelime karşılığıdır. Sûrede kelime geçmiyor; benzerlik olguya aittir.
فَحَاقَ بِٱلَّذِينَ سَخِرُوا۟ — hâka — ح-ي-ق kökü: bir şeyin sahibine dönüp onu kuşatması. Ve dizim nüktesi: kuşatan şey azap değil, alay ettikleri şeyin kendisidir — mâ kânû bihî yestehziûn.
Bu cümle Şuarâ 26/6'da anıldı ve orada kaydedildi: "alay edilen şey gerçekleştiğinde, artık haber olarak değil, olay olarak gelir." Oraya dayanıyorum.