وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ · وَقَوْمُ إِبْرَٰهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍ · وَأَصْحَٰبُ مَدْيَنَ وَكُذِّبَ مُوسَىٰ فَأَمْلَيْتُ لِلْكَٰفِرِينَ ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ · فَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَٰهَا وَهِىَ ظَالِمَةٌ فَهِىَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُّعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَّشِيدٍ
Ve in yükezzibûke fe-kad kezzebet kablehüm kavmü Nûhın ve Âdün ve Semûd · Ve kavmü İbrâhîme ve kavmü Lût · Ve ashâbü Medyen · Ve küzzibe Mûsâ fe-emleytü li'l-kâfirîne sümme ehaztühüm · Fe-keyfe kâne nekîr · Fe-keeyyin min karyetin ehleknâhâ ve hiye zâlimetün fe-hiye hâviyetün alâ urûşihâ ve bi'rin muattaletin ve kasrin meşîd
"Seni yalanlarlarsa — onlardan önce Nûh kavmi, Âd, Semûd, İbrâhim kavmi, Lût kavmi ve Medyen halkı da yalanlamıştı. Mûsâ da yalanlandı. Ben inkârcılara süre tanıdım, sonra onları yakaladım. Beni inkâr etmek nasılmış! Nice şehri, zulmederken helâk ettik: şimdi çatıları çökmüş duruyor; nice atıl kuyu, nice yüksek saray!"
| Sıra | Ad | Nasıl anılıyor |
|---|---|---|
| 1 | Kavmü Nûh | Kavim adıyla |
| 2 | Âd | Doğrudan kavim adı |
| 3 | Semûd | Doğrudan kavim adı |
| 4 | Kavmü İbrâhîm | Kavim adıyla |
| 5 | Kavmü Lût | Kavim adıyla |
| 6 | Ashâbü Medyen | Yer adıyla |
| 7 | Ve küzzibe Mûsâ | Peygamber adıyla — ve ayrı bir cümlede |
Yedinci kalem, listenin kalıbını kırıyor ve bu bir dizim gözlemidir: ilk altısında yalanlayan taraf özne (kezzebet); Mûsâ'da ise fiil edilgen ve özne Mûsâ oluyor (ve küzzibe Mûsâ).
Kavmi anılmıyor. Klasik tefsirlerde bunun sebebi olarak Mûsâ'yı yalanlayanların yalnız kendi kavmi olmadığı belirtilir. Bunu nakil olarak aktarıyorum.
فَأَمْلَيْتُ — kök م-ل-و/م-ل-ي: uzatmak, süre vermek. Melâ — uzun zaman. Fiil "mühlet verdim" demektir.
Ve fiillerin şahsı kaydedilmelidir: emleytü, ehaztühüm — birinci tekil. Sûre boyunca çoğunlukla "biz" kullanılırken burada "ben" geliyor. Bu bir iltifattır ve hükmü tekilleştiriyor.
نَكِير — kök ن-ك-ر: tanımamak, reddetmek. Terkip keyfe kâne nekîr — "beni tanımayış nasıl oldu?" ya da "benim reddedişim nasıl oldu?" İki okuma da mümkündür ve dilciler ikisini de kaydeder.
Terkip birebir: "çatıları üzerine çökmüş". Yani duvarlar yıkılmış, çatı yere inmiş, ve enkaz çatının altında kalmış.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet yıkımın sırasını veriyor. Önce duvar gider, sonra çatı onun üstüne düşer. Yani ayakta duran son şey, en üstteki şeydir.
| Yapı | Sıfat | Ne bildiriyor |
|---|---|---|
| بِئْر — kuyu | Muattale — atıl, terk edilmiş | Yere gömük, mütevazı, hayat veren |
| قَصْر — saray | Meşîd — yükseltilmiş, sıvanmış | Yükseğe kurulmuş, gösterişli |
ش-ي-د kökü: yükseltmek; ve şîd — kireç, sıva. Yani meşîd hem "yükseltilmiş" hem "sıvanmış" demektir.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki nesnenin karşıtlığıdır: ayet iki uç seçmiş — en alçak yapı (kuyu) ve en yüksek yapı (saray). Biri suyu, yani hayatı taşır; öteki gücü gösterir. Ve ikisi de aynı akıbette anılıyor.
Ve dikkat çekici olan şudur: kuyu için "yıkıldı" denmiyor, "atıl kaldı" deniyor. Kuyu duruyor — ama kullanan yok. Yani ıssızlık, yıkımdan ayrı bir kalem olarak sayılmış.