أَلَمْ تَرَ أَنَّ ٱللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِى ٱلْأَرْضِ وَٱلْفُلْكَ تَجْرِى فِى ٱلْبَحْرِ بِأَمْرِهِۦ وَيُمْسِكُ ٱلسَّمَآءَ أَن تَقَعَ عَلَى ٱلْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِۦ إِنَّ ٱللَّهَ بِٱلنَّاسِ لَرَءُوفٌ رَّحِيمٌ
E-lem tera enna'llâhe sahhara leküm mâ fi'l-ardı ve'l-fülke tecrî fi'l-bahri bi-emrih · Ve yümsikü's-semâe en tekaa ale'l-ardı illâ bi-iznih · İnna'llâhe bi'n-nâsi le-raûfün rahîm
"Allah'ın yerdeki her şeyi ve emriyle denizde akıp giden gemileri size boyun eğdirdiğini görmedin mi? Ve göğü, izni olmadıkça yerin üzerine düşmesin diye tutar. Allah, insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir."
م-س-ك kökü: tutmak, bırakmamak, kavramak. İmsâk — tutma; misk de dilcilerce bu köke bağlanır (kokuyu tutan).
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet göğün ayakta durmasını bir denge olarak değil, bir tutma olarak anlatıyor. Yani mevcut hâl, kendiliğinden sürüyor gibi anlatılmıyor; sürekli bir tutmanın sonucu olarak anlatılıyor.
STYLE gereği bir sınır çiziyorum: bu ayetten kütleçekimi ya da gök cisimlerinin hareketi hakkında bir bilimsel iddia çıkarmıyorum. Ayetin kurduğu şey bir fizik tarifi değil, bir bağımlılık kaydıdır: durum, dışarıdan bir tutmaya bağlı.
إِلَّا بِإِذْنِهِ — istisna kaydı. Yani düşmemesi de, düşmesi de aynı iznin kapsamında. Ayet mutlak bir imkânsızlık bildirmiyor.
رَءُوف — kök ر-أ-ف: incelikli şefkat. Dilciler ra'fet ile rahmet arasında bir fark gözetir ve genellikle şöyle verir: ra'fet daha ince ve daha özeldir; rahmet daha kapsayıcıdır. Bu ayrımı nakledildiği şekliyle aktarıyorum.
Ve iki sıfatın bu ayetteki yeri kaydedilmeye değer: ayet gök, deniz ve yerden söz ettikten sonra kapanışta insanı anıyor: bi'n-nâsi le-raûfün rahîm. Ölçek en büyükten en küçüğe iniyor.