فَقَالُوٓا۟ أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَٰبِدُونَ · فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا۟ مِنَ ٱلْمُهْلَكِينَ · وَلَقَدْ ءَاتَيْنَا مُوسَى ٱلْكِتَٰبَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
Fe-kālû e-nü'minü li-beşerayni mislinâ ve kavmühümâ lenâ âbidûn · Fe-kezzebûhümâ fe-kânû mine'l-mühlekîn · Ve lekad âteynâ mûse'l-kitâbe leallehüm yehtedûn
"Dediler ki: 'Kavimleri bize kulluk edip dururken, kendimiz gibi iki insana mı inanacağız?' Onları yalanladılar ve helâk edilenlerden oldular. Andolsun, Mûsâ'ya kitabı verdik — belki doğru yolu bulurlar diye."
Sûredeki üçüncü beşer mislüküm itirazı budur ve öncekilerden bir farkla ayrılır: buraya bir toplumsal gerekçe ekleniyor.
| Ayet | İtiraz | Eklenen gerekçe |
|---|---|---|
| 24 | Mâ hâzâ illâ beşerun mislüküm | Yürîdü en yetefaddale aleyküm — niyet |
| 33 | Mâ hâzâ illâ beşerun mislüküm | Ye'külü … ve yeşrab — gündelik fiiller |
| 47 | E-nü'minü li-beşerayni mislinâ | Ve kavmühümâ lenâ âbidûn — konum |
Ve edat kaydedilmelidir: nü'minü li-beşerayn. Arapçada âmene bi- (bir şeye inanmak) ile âmene li- (birine güvenmek, sözünü kabul etmek) arasında bir nüans vardır ve dilciler bunu kaydeder. Buradaki edat lâmdır: söz konusu olan, iki kişinin sözünü kabul etmektir.
Kökün somut anlamı dilcilerce şöyle verilir: tarîkun muabbed — çiğnene çiğnene düzleşmiş, yumuşamış yol. Buradan boyun eğme, hizmet etme anlamı gelir.
Ve kelime burada Allah'a değil, insanlara yönelik bir hizmet için kullanılıyor: lenâ âbidûn. Yani kelime, tapınma anlamıyla sınırlı değildir; hizmet ve tâbiiyet için de kullanılır. Dilciler bunu kaydeder.
Bunu bir dil gözlemi olarak veriyorum: karşı taraf kendi konumunu, kimin kime hizmet ettiğine bakarak kuruyor. Ve bu, sûrenin ilk ayetindeki mü'minûn tarifiyle karşıtlık içindedir: orada kimlik bir vasıflar listesiyle, burada bir hiyerarşiyle belirleniyor. Bu karşıtlığı kendi okumam olarak kaydediyorum.
Kıssanın kısalığı kaydedilmeye değer: Mûsâ kıssası Kur'an'ın en uzun anlatılarından biridir; burada üç ayette bitiyor ve olayların hiçbiri anlatılmıyor — asâ yok, deniz yok, çıkış yok.
Bunu bir gözlem olarak veriyorum, dayanağı bloğun bütünüdür: sûre kıssaları anlatmak için değil, tekrarlanan kalıbı göstermek için sıralıyor. Nitekim burada da yalnız üç öğe var: gönderilme, itiraz, sonuç.
Ve fiil kaydedilmelidir: kânû mine'l-mühlekîn — "helâk edilenlerden oldular". İsm-i mef'ûl kalıbı, meçhul. Yani bir gruba dâhil oluş bildiriliyor — daha önce anılan kavimlerin oluşturduğu gruba.
Dizim kaydedilmelidir: kırk sekizinci ayet helâki bildirmişti; kırk dokuzuncu ayet geriye dönüp kitabın verilişini anıyor.
| Okuma | Hüm kim |
|---|---|
| 1 | İsrâiloğulları — kitabın verildiği topluluk |
| 2 | Firavun'un kavmi — ama helâk edilmişlerdi |
| 3 | Genel — kitaba muhatap olan herkes |