يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَا تَتَّبِعُوا۟ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيْطَٰنِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيْطَٰنِ فَإِنَّهُۥ يَأْمُرُ بِٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُۥ مَا زَكَىٰ مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ يُزَكِّى مَن يَشَآءُ وَٱللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Yâ eyyühe'llezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâti'ş-şeytân, ve men yettebi' hutuvâti'ş-şeytâni fe-innehû ye'müru bi'l-fahşâi ve'l-münker, ve lev lâ fadlullâhi aleyküm ve rahmetühû mâ zekâ minküm min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yüzekkî men yeşâ', vallâhu semîun alîm
"Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, bilsin ki o, çirkinliği ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri asla arınamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitendir, bilendir."
Kelimenin çoğul gelmesi ve bir mecaz olmaması kayda değer. Ayet "şeytanın yolunu izlemeyin" demiyor — "adımlarını" diyor.
Bir yol, baştan görülür; girip girmemeye karar verilir. Bir adım ise tek başına bir yol değildir. Adım atarken nereye gidildiği görünmez; yalnızca bir sonraki adımın yeri görünür.
Ve on birinci ile yirminci ayetler arasında anlatılan şey, tam olarak adım adım işleyen bir süreçtir: bir haber duyulur (12), tekrarlanır (15), önemsiz sanılır (15), yayılır (19). Hiçbir basamakta kimse "şimdi büyük bir kötülük yapıyorum" demez.
Ayetin hutuvât kelimesini seçmesi bu yüzdendir ve bu bağ, dizimden okunabilir: ayet, on beşinci ayetteki heyyinen (önemsiz sanma) teşhisinin hemen ardından geliyor.
Kalıp da kayda değer: tettebiû — iftiâl bâbı (VIII), ittibâ'. Bu bâb burada bir peşinden gitme, izini takip etme bildirir. Yani kişi öne bakmıyor; birinin izine bakıyor.
Ve ifade Kur'an'da tekrarlanan bir kalıptır: Bakara 2/168 ve 2/208'de aynı ifade geçer, ayrıca En'âm 6/142'de. Dört yerde de aynı yapı: lâ tettebiû hutuvâti'ş-şeytân.
مُنكَر — kök ن-ك-ر: tanınmamak, yadırganmak. Kök Lokmân 31/19'da çözümlendi (enkera'l-asvât — en yadırganan ses) ve 31/17'de ve'nhe ani'l-münker olarak geçmişti; oraya dayanıyorum.
| Kelime | Kök | Ölçüsü |
|---|---|---|
| فَحْشَاء | ف-ح-ش — aşırılık | Derecesi — ölçüyü aşan |
| مُنكَر | ن-ك-ر — tanınmamak | Tanınırlığı — insanın yadırgadığı |
Yani biri niceliğe, öteki tanınmaya bakıyor. Münkerin karşıtı ma'rûftur: bilinen, tanınan, herkesin doğru olarak kabul ettiği.
زَكَىٰ — kök ز-ك-و. Bu kök dizinde birçok yerde ele alındı — A'lâ, Şems, Leyl, Abese. Somut anlamı: artmak, büyümek, bereketlenmek; ve temizlenmek.
Kökün iki anlamı arasındaki bağ dilcilerce şöyle kurulur: bir şey ancak yabancı unsurlardan arındığında büyür. Ekin, yabani otlardan temizlenmedikçe verim vermez.
| Ayet | İfade | Ne |
|---|---|---|
| 21 | mâ zekâ minküm min ehad | Arınma |
| 28 | hüve ezkâ leküm | İzin isteme âdâbının sonucu |
| 30 | zâlike ezkâ lehüm | Bakışı indirmenin sonucu |
| 37 | îtâi'z-zekât | Zekât |
Aynı kök dört yerde, üç ayrı işte. Ve üçünde de aynı şey söyleniyor: bir şeyden geri durmak, artışın şartıdır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; kelimelerin yerleri metinde sayılabilir ve tekrarları görülebilir.
Ve ayetin dizimindeki kayıt önemlidir: mâ zekâ minküm min ehadin ebedâ — "hiçbiriniz asla arınamazdı". Yani arınma, insanın kendi başına ulaşacağı bir sonuç olarak konmuyor. Cümle bir istisna ile devam ediyor: ve lâkinnallâhe yüzekkî men yeşâ'.
Bu, bölümün bütününe bir kayıt düşüyor. On bir ile yirmi bir arasındaki ayetler bir topluluğun hatasını düzeltiyordu. Ve bölüm, düzeltilenlerin kendi başarısı olmadığını söyleyerek kapanıyor.
Bu kayıt, sûrenin okunma biçimini de belirliyor: metni eline alıp arınmışlar ile arınmamışları ayırmak için kullanmak, ayetin son cümlesine aykırıdır.