ٱلْخَبِيثَٰتُ لِلْخَبِيثِينَ وَٱلْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَٰتِ وَٱلطَّيِّبَٰتُ لِلطَّيِّبِينَ وَٱلطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَٰتِ أُو۟لَٰٓئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
El-habîsâtü li'l-habîsîne ve'l-habîsûne li'l-habîsât, ve't-tayyibâtü li't-tayyibîne ve't-tayyibûne li't-tayyibât, ülâike müberraûne mimmâ yekūlûn, lehüm mağfiratün ve rizkun kerîm
"Kötüler kötülere, kötüler kötülere; iyiler iyilere, iyiler iyileredir. İşte onlar, söylenenlerden uzaktır. Onlar için bağışlanma ve değerli bir rızık vardır."
Bu ayet, Kur'an'da anlaşılma biçimi üzerinde en çok ihtilaf edilen ayetlerden biridir ve ihtilafın sebebi, cümlenin öznelerinin ne olduğunun söylenmemesidir.
El-habîsât ve et-tayyibât — dişil çoğul sıfatlar. Ama neyin sıfatı olduğu belirtilmemiş. Arapçada bu kalıp hem kişileri hem sözleri hem fiilleri karşılayabilir.
| Okuma | Habîsât / tayyibât ne | Cümlenin anlamı | Dayanağı |
|---|---|---|---|
| 1. Sözler | Söz (kelimât, akvâl) | Kötü sözler kötü söyleyenlere, iyi sözler iyi söyleyenlere yakışır / onlardan çıkar | Bağlam: cümlenin ardından gelen mimmâ yekūlûn — "söylediklerinden"; bütün bölüm söz hakkındadır |
| 2. Kişiler | İnsan | Kötü kadınlar kötü erkeklere, iyi kadınlar iyi erkeklere yakışır / uygundur | Kelimenin müzekker-müennes karşıtlığı; ayetin evlilik alanıyla ilgili anlaşılması |
| 3. Fiiller / hâller | Amel | Kötü işler kötülere, iyi işler iyilere aittir | Kelimenin genel kullanımı |
Ancak bir usul kaydı düşülmesi gerekiyor ve bu, STYLE'ın doğrudan bir gereğidir: bu ayetten kişiler hakkında bir hüküm çıkarılamaz.
- Ayetin ikinci yarısı, birinci yarıdan çıkarılacak sonucu kendisi söylüyor: ülâike müberraûne mimmâ yekūlûn — "onlar söylenenlerden uzaktır." Yani cümlenin varış noktası, birilerini tasnif etmek değil; söylenen bir şeyin geçersizliğini bildirmek.
- Ve ayet, bütün bir bölümün (11-26) sonunda geliyor. O bölümün baştan sona konusu, insanlar hakkında delilsiz hüküm kurmanın ne olduğudur.
Yani ayeti insanları iki gruba ayırmak için kullanmak, ayetin içinde bulunduğu bölümün yasakladığı şeydir.
Ve pratik bir sonuç daha vardır: bir kimsenin hangi gruba girdiğini tespit etmek için, sûrenin kendi koyduğu ispat şartı (dört şahit, 24/4 ve 24/13) gereklidir. Yani ayet, sûrenin kendi usulünden bağımsız okunamaz.
Dilcilerin kaydettiği anlam: bir şeyin özünün bozuk, kirli, işe yaramaz olması. Habs — kötülük, pislik. Habes — madenin eritildiğinde üste çıkan cürufu, atılan kısmı.
Ve bu son kullanım kökün somut resmini veriyor: altın ya da gümüş eritildiğinde yüzeye çıkan ve atılan posa habes diye adlandırılır.
Bunu bir kök gözlemi olarak kaydediyorum ve şunu ekliyorum: kelimenin bu resmi, ayetin cümle yapısıyla uyumludur. Ayet bir ayrışma tarif ediyor — ama ayrışmanın nasıl gerçekleştiğini söylemiyor.
Bu kök Bakara 2/168'de çözümlendi; oraya dayanıyorum. Oradaki kayıt: hoş, temiz, iyi olan; kelime hem duyulara hoş geleni hem özü itibarıyla temiz olanı karşılar.
| خ-ب-ث | ط-ي-ب | |
|---|---|---|
| Somut resmi | Cüruf — eritildiğinde ayrılan posa | Hoş olan — tada, kokuya, öze dair |
| Neye bakıyor | Özün bozukluğu | Özün temizliği |
| Kur'an'daki alanı | Mal, söz, amel, kişi | Mal, söz, amel, kişi, yer |
İki kökün de aynı alanlarda kullanılması, ayetteki belirsizliğin bir sebebidir. Kelimeler, neyin sıfatı olduğunu kendi başlarına belirlemiyor.
Kök: ب-ر-أ. Somut anlamı bir şeyden ayrılmak, sıyrılmak, kurtulmak. Berâet — bir yükümlülükten sıyrılma. Bâri' — yaratan (yokluktan ayırıp çıkaran); bu isim Haşr 59/24'te ele alınmıştı. Beri'e mine'l-marad — hastalıktan kurtuldu.
Yani "kendilerini temize çıkardılar" denmiyor. "Uzak tutulmuşlardır" deniyor. Fâil söylenmiyor ama cümlenin bağlamından anlaşılıyor.
Ve bu, on altıncı ayetteki bühtân meselesine verilen cevaptır ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum:
Orada kaydedilmişti: iftiraya uğrayan kişi kendini savunamaz, çünkü olmamış bir şeyin izi de yoktur. Yirmi altıncı ayet, o savunmayı kişinin elinden alıp başka bir yere koyuyor: edilgen kip.
| Ayet | İfade |
|---|---|
| 11 | câû bi'l-ifk — iftirayı getirdiler |
| 15 | tekūlûne bi-efvâhiküm — ağızlarınızla söylüyorsunuz |
| 16 | en netekelleme bi-hâzâ — bunu konuşmak |
| 26 | mimmâ yekūlûn — söylediklerinden |
Ve rızk kelimesinin buraya konması kayda değer. Bölümün konusu bir itibar meselesiydi; kapanışta bir maddî nimet kelimesi geliyor. Klasik tefsirlerde kerîm sıfatının rızkın cinsini nitelediği kaydedilir: bekletilmeden, minnetsiz, eksiksiz verilen rızık.