أَوْ كَظُلُمَٰتٍ فِى بَحْرٍ لُّجِّىٍّ يَغْشَىٰهُ مَوْجٌ مِّن فَوْقِهِۦ مَوْجٌ مِّن فَوْقِهِۦ سَحَابٌ ظُلُمَٰتٌۢ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَآ أَخْرَجَ يَدَهُۥ لَمْ يَكَدْ يَرَىٰهَا وَمَن لَّمْ يَجْعَلِ ٱللَّهُ لَهُۥ نُورًا فَمَا لَهُۥ مِن نُّورٍ
Ev ke-zulümâtin fî bahrin lücciyyin yağşâhu mevcün min fevkihî mevcün min fevkihî sehâb, zulümâtün ba'duhâ fevka ba'd, izâ ahrace yedehû lem yeked yerâhâ, ve men lem yec'alillâhu lehû nûran fe-mâ lehû min nûr
"Yahut derin bir denizdeki karanlıklar gibidir: onu bir dalga örter, üstünde bir dalga daha, onun da üstünde bulut vardır. Karanlıklar, biri diğerinin üstünde. Elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Allah kime nur vermemişse, onun için hiçbir nur yoktur."
Otuz dokuzuncu ayet serâbı anlatmıştı; kırkıncı ayet zulümâtı anlatıyor. Ve iki temsil farklı şeyleri konu ediyor.
| 24/39 — Serap | 24/40 — Karanlık | |
|---|---|---|
| Ne var | Görüntü var, şey yok | Ne görüntü ne şey |
| Aldanma | Var — su sanılıyor | Yok — hiçbir şey görünmüyor |
| Kişinin hâli | Umutlu — koşarak gidiyor | Çaresiz — elini bile göremiyor |
| Mekân | Çöl — kuru, düz, ışıklı | Deniz dibi — sulu, derin, karanlık |
| Yön | Yatay — uzağa doğru | Dikey — üst üste katmanlar |
| Ne zaman anlaşılıyor | Varınca (hattâ izâ câehû) | Hiç — anlaşılacak bir şey yok |
| 24/35 — Nur | 24/39 — Serap | 24/40 — Karanlık | |
|---|---|---|---|
| Işık var mı | Var | Var ama yanıltıcı (güneş ışığı serabı üretir) | Yok |
| Katmanlar | nûrun alâ nûr — artıran | Tek katman | zulümâtün ba'duhâ fevka ba'd — azaltan |
| Katmanların işi | Işığı korur ve çoğaltır | — | Işığı keser |
| Sonuç | Görme | Boşa varış | Elini bile görememe |
Otuz beşinci ayette katmanlar üst üste konuyordu ve her katman ışığı artırıyordu: niş, cam, yağ, ateş — hepsi bir araya gelerek nûrun alâ nûr oluyordu.
Kırkıncı ayette de katmanlar üst üste konuyor ve her katman karanlığı artırıyor: deniz, dalga, ikinci dalga, bulut — hepsi bir araya gelerek zulümâtün ba'duhâ fevka ba'd oluyor.
| Ayet | İfade |
|---|---|
| 35 | نُّورٌ عَلَىٰ نُورٍ — nur üstüne nur |
| 40 | ظُلُمَٰتٌۢ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ — karanlıklar, biri diğerinin üstünde |
Bu karşıtlığı kendi okumam olarak kaydediyorum; iki ifadenin yapısı ve yerleri ise metnin lafzıdır ve karşılaştırılabilir.
Kök: ل-ج-ج. Dilcilerin kaydettiği anlam: bir şeyde ısrar etmek, üstüne düşmek; ve suyun çok ve derin olması.
Ve kökün iki anlamı arasındaki bağ, dilcilerin kaydettiği ortak fikirle kurulur: bir şeyin üst üste yığılması, çoğalması. Israr, bir fiilin üst üste tekrarıdır; lücce, suyun üst üste yığılmasıdır.
Kur'an aynı kökü bir başka yerde kullanır: sarhun mümerradün min kavârîr bahsinde değil ama lücce kelimesi Neml 27/44'te geçer.
غَشِيَ — kök غ-ش-ي: örtmek, kaplamak, bürümek. Ğışâve — göz üzerindeki perde. Kök Necm 53/16'da (iz yağşe's-sidrate mâ yağşâ) ele alınmıştı.
| Katman | İfade |
|---|---|
| 1 | bahrin lücciyy — derin denizin kendisi |
| 2 | yağşâhu mevc — bir dalga |
| 3 | min fevkihî mevc — üstünde bir dalga daha |
| 4 | min fevkihî sehâb — onun da üstünde bulut |
Ve dördüncü katman kayda değer: sehâb — bulut. Kök س-ح-ب: sürüklemek, çekmek. Kök Tûr 52/44'te çözümlendi: "bulut, gökte sürüklenen şeydir."
Ve bulut, sûrenin kırk üçüncü ayetinde tekrar dönecek — ama orada bambaşka bir işte: yağmurun kaynağı olarak.
Ve ölçünün seçimi kayda değer ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: ayet uzaktaki bir şeyi değil, en yakındaki şeyi anıyor. Karanlığın ölçüsü, uzağın değil, yakının görünmezliğidir.
| Ayet | Kâde | Ne |
|---|---|---|
| 35 | yekâdü zeytühâ yudîü | Neredeyse ışık verecek — olumlu |
| 40 | lem yeked yerâhâ | Neredeyse göremeyecek — olumsuz |
Cümlenin yapısı bir şart ve cevabıdır ve dizim kayda değer: iki kez nûr geçiyor — biri nekre (nûran), öteki min ile pekiştirilmiş nekre (min nûrin).
Arapçada mâ … min yapısı, olumsuzluğu kesinleştirir: "hiçbir nur yoktur". Min, burada olumsuzluğu genelleştiren edattır (min zâide li't-tenzîs).
| Ayet | Cümle |
|---|---|
| 35 | yehdillâhu li-nûrihî men yeşâ' — dilediğini nuruna iletir |
| 40 | ve men lem yec'alillâhu lehû nûran fe-mâ lehû min nûr — kime nur vermemişse ona nur yoktur |
Ve Bakara 2/257'de kaydedilen çoğul/tekil örüntüsü burada tekrar doğrulanıyor: ayette zulümât çoğul (iki kez), nûr tekil (iki kez).