وَيَدْرَؤُا۟ عَنْهَا ٱلْعَذَابَ أَن تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَٰدَٰتٍۭ بِٱللَّهِ إِنَّهُۥ لَمِنَ ٱلْكَٰذِبِينَ · وَٱلْخَٰمِسَةَ أَنَّ غَضَبَ ٱللَّهِ عَلَيْهَآ إِن كَانَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
Ve yedraü anhe'l-azâbe en teşhede erbaa şehâdâtin billâhi innehû le-mine'l-kâzibîn · Ve'l-hâmisete enne ğadaballâhi aleyhâ in kâne mine's-sâdikīn
"Kadının, kocasının yalancılardan olduğuna dair Allah adına dört defa şahitlik etmesi, ondan cezayı kaldırır. Beşincisi de, eğer kocası doğru söyleyenlerdense Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasıdır."
Kök: د-ر-أ. Somut anlamı itmek, geri püskürtmek, defetmek. Dera'e — bir şeyi iterek uzaklaştırmak. Aynı kökten dir' (kalkan değil, itme anlamında) ve tedârü' gelir.
Yani kadının yemininin işi, bir iddiayı ispat etmek değil — gelmekte olan bir şeyi geri püskürtmektir. Fiil savunma alanından seçilmiş.
İki fiil zıt yönlü ve ikisi de fizikî. Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum; iki kökün somut anlamları sözlükte durur.
Ayet "ceza" derken hangi cezayı kastettiğini söylemiyor ve bu, klasik fıkıhta tartışılmış bir noktadır. Bu bölümde o tartışmaya girilmiyor.
Kaydedilebilecek olan dilsel bir gözlemdir: kelime, ikinci ayetteki azâbehümâ ile aynı kelimedir. Sûre, cezayı hep aynı kelimeyle anıyor.
Yedinci ayette el-hâmisetü (merfû), dokuzuncu ayette el-hâmisete (mansûb) okunuşları kaynaklarda kayıtlıdır ve iki ayet arasındaki bu fark, kıraat kitaplarında ele alınır.
Farkın anlamı değiştirmediği, cümlenin kuruluşundaki bir i'râb tercihinden ibaret olduğu klasik kaynaklarda kaydedilir. Hangi imamın hangisini okuduğunu kesin veremediğim için isim yazmıyorum.
Sekizinci ve dokuzuncu ayetler, altıncı ve yedinciyle kelime kelime aynı yapıyı tekrarlıyor. Değişen yalnız üç şey: özne, beşinci yeminin kelimesi (la'net / ğadab), ve şart cümlesinin yönü.
Bu tekrar, Kur'an'ın hüküm ayetlerinde nadir görülen bir bütünlüktür ve tek başına bir şey söylüyor: iki tarafın usulî konumu birbirinin aynıdır.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum; tekrarın kendisi metnin lafzıdır ve karşılaştırılabilir.